Pages

Qereqoçani

Qereqoçani
Qereqoçani
Abdullah CAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah CAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

DİLİPAK Fetullah GÜLEN üzerinden Said Nursi'yi eleştirmesine karşı Abdullah CAN cevap verdi.

21 Ocak 2014 Salı

Abdullah Can / Araştırmacı


    

Dilipak, ne demek istiyor?

20 Ocak 2014 Pazartesi 01:30
Abdurrahman Dilipak Bey, 15 Ocak 2014’te Osmaniye Aktif Gazeteciler Cemiyeti’nde bir konuşma yaptı. Gündemi değerlendiren Dilipak, AKP’ye karşı girişilen uluslararası operasyonu ve Başbakan’ın tasfiye planlarını anlatmaya çalışmış. Bu tür değerlendirmeleri, 7 Şubat 2012’den beri çok defa okuduk ve halen de okumaktayız. Malum, gündemin belirleyici olayı ya da olayları ne ise, değerlendirmeler de ekseriyetle o minval ve o paralelde olur. Her ne ise, ben farklı bir parantez açacağım... 
Abdurrahman Bey, zikri geçen konuşmasında, güzel ve anlam yüklü bir söz sarfetmişti. Neydi o söz: “Zalimler karşısında tevazu zillettir.” Bu söz, birden bana Said-i Nursî’nin sözlerini çağrıştırdı: “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”, “İzzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.” Evet, Abdurrahman Bey’in sarfettiği söz ile Said-i Nursî’nin sarfettiği bu iki cümle arasında güzel bir uyum ve mükemmel bir kompozisyon vardır. Buna da her ne ise... asıl konuya geleyim; yani Abdurrahman Bey’in Said-i Nursî’ye desimetrik ve dekompozisyonel çıkışına: 
Efendim, Sayın Dilipak’ın son günlerde okuduğum yazılarından birkaçı beni rahatsız etti. Zira yazılarında Said-i Nursî’ye üstü kapalı ve haksızca bir hücum sözkonusu; güncel ifadesiyle tam bir karartma ve itibarsızlaştırma. Külliyat’ı 3 defa okumuş birisi olarak, Dilipak’ın yazdıklarıyla Üstad’ın yazdıklarının arasında –bu yazılarına ilişkin olarak– bir telif yapamadım ve kendi ifadesiyle, “45 yıllık gazeteciliğine” de yakıştıramadım. Vefat etmiş bir İslâm âlimine dair kendi kafasındaki şablonu ya da kafa karışıklığını yazıya dökmesine; bunun üzerinden başkalarının da kafasını karıştırmasına bir anlam veremedim
Dilipak, Sikke-i Gaybî’yi (doğru ismi Sikke-i Tasdik-i Gaybî’dir) diline dolayacağına keşki Yirmiikinci Mektup olan “Uhuvvet Risalesi”ni okusaydı; keşki Yirminci Lem’a olan “İhlâs Risalesi”ni okusaydı, keşki İngiliz emperyalizmine karşı yazdığı “Hutuvvat-ı Sitte”yi okusaydı, keşki Kemalist diktatörlere karşı yazdığı “Es’ile-i Sitte”yi, “Yirmiikinci Lem’a”yı ve “Hücumat-ı Sitte”yi okusaydı, keşki insî ve cinnî şeytanlara karşı yazdığı “Onüçüncü Lem’a”yı okusaydı, keşki İslâm âleminin başat problemleri ve onların çözüm yollarını gösteren “Hutbe-i Şamiye”yi okusaydı, keşki Peygamberimizin Sünnet-i Senniyesinin anlatıldığı “Onbirinci Lem’a”yı okumasaydı, keşki içtihada ve sahabelerin faziletine dair iki mevzuyu ihtiva eden “Yirmiyedinci Söz”ü okusaydı... okusaydı da, Sikke-i Gaybî üzerinden Üstad’ı itibarsızlaştırma yönüne sapmasaydı. 
Dilipak Efendi, 09 Ocak 2014 tarihli “Uslüp Meselesi” adlı yazısında,Fethullah Gülen’i eleştirirken, onu Said-i Nursî ile ilişkilendirerek okuyucusunun zihninde tersten bir Said-i Nursî algısı oluşturmaya çalışıyor. Tam bir psikolojik harp taktiği... Şöyle diyor: “(F. Gülen), İslam’ın Sünni-Hanefi görüşlerini Said Nursi’nin görüşleri ve kitapları Risale-i Nur ışığında şekillendirdi.” Bir sefer kökten yanlış, hatta yalan bir lafız. F. Gülen, Üstad’dan yararlanmıştır, ama hiç bir zaman “Ben Nurcuyum” dememiştir; telkin etmemiştir. Said-i Nursî, Şafiî mezhebindendir, Hanefi değildir. Hoca’nın görüş ve fikirleri de Risale-i Nur ışığında şekillenmemiştir; beslenme havzası çok farklıdır. Zaten Dilipak da, bir sonraki paragrafta, kendi kendini çürüten bir ifadeyle bunu doğrulamaktadır. İşte: “1990 sonrası Risale-i Nur çizgisinden ayrılarak kendi çizgisini oluşturmaya başladı. Zaten ilk başından beri Said  Nursi Kürt olduğu için ona mesafeli duran bir bakış açısı vardı.” demektedir. O halde, Dilipak’ın amacı ne? F. Gülen, üzerinden Said-i Nursî’yi sıkıştırmak, ona karşı kara propagandası yapmanın manası ne? 
Gazını alamayan Dilipak Bey, 10 Ocak 2014 tarihli “Sikke-i Gaybî” başlıklı yazısında, Bediüzzaman’ın Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabına dair söylediği “Risale-i Nur’un ehemmiyetini ispat edip şakirtlerini şevke getiriyor, kuvve-i mâneviyelerini ziyadeleştiriyor.” ifadesini iktibas ettiği halde, her nedense, “Sikke-i Gaybî aslında Ahmed-i Hani’nin öğretisine mi dayanıyor.” gibi bir saçma ve istifhamî bir ifadeyle, kendi 45 yıllık yazarlık karizmasını çizdirtiyor. Yazık, hem de çok yazık! Ahmed-i Hanî’nin öğretisi bellidir ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de işlenilen konularla hiç bir alakası yoktur. Arzu ederlerse Kültür Bakanlığı’nın Kürtçe-Türkçe neşrettiği Mem û Zîn nüshasına bakabilir. 
Defaatle okuyan birisi olarak söylüyorum; Mem û Zîn destanında, yazar Ahmed-i Hanî, Allah ve Peygamber’e dair uzunca bir “övgü” girişi yaptıktan sonra, asıl hikâyeye, yani Mem ile Zin’in aşk serüvenine girişmiştir. Destan, muhteva olarak aşkı (mecazi-hakiki), iyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı, çaresizliği ve Allah’a sığınmayı Mem ve Zîn'in şahsında toplarken; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Beko karakterinde somutlaştırır. Genel olarak ta Kürtçeyi küçümseyenlere ve Kürtlerin aşktan anlamadığını iddia edenlere Ahmed-i Hanî Hazretlerinin vermiş olduğu güzel bir cevap niteliğindedir. Bunu, okuyanlar bilebilir, duyanlar değil... 
Dilipak’ın, “Hafız Osman İlhami Karakurt, Mem û Zin’i tercüme ederken, aslında Mem û Zin’in bir aşk hikâyesi olmadığını, sırlar kitabı olduğunu, leduni bir derinliğe sahip bulunduğunu, keşiflerin satır aralarına gizlendiğini söylüyor.” cümlesinden hareketle, Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabını Mem û Zîn öğretisine –ki yukarıda yazılış maksadını ve muhtevasını belirttik– bağlaması da bir fecaat. Zira bu iddia, Hafız Osman İlhami Karakurt’a ait olup, Sikke-i Tasdik-i Gaybî’yle ilişkilendirmesi sözkonusu değildir. İlişkiyi kuran, Abdurrahman Bey’in kendisidir. “Kıyas-ı maalfarık” dediğimiz tam bir ilişkisizlik paradoksu... 
Abdurrahman Dilipak’ın, “Said Nursi’nin ders aldığı Ahmed-i Hanî’in, keşiflerini Mele-i Cezerî’den aldığı ifade edilmektedir.” cümlesi de zorlamalı ve yazarlığına yazık ettiren bir saptaması, daha doğrusu saplantısı... Bir sefer, Said-i Nursî’nin çocukluğunda Bazîd’de (Doğu Beyazıt) medresede okurken, bir süreliğine onun türbesine kapandığı ve hatta halk tarafından “Ahmed-i Hanî’nin feyzine mazhar olmuştur” denilmesine rağmen, Bediüzzaman’ın hiç bir eserinde Ahmed-i Hanî’den bir alıntıya rastlayamazsınız. Kürtçe alıntılarını da, daha çok Ahmed-i Cezerî ile Mela Ahmed-i Siirdî’den yapmıştır
Öte taraftan, Said-i Nursî (1877–1960), Ahmed-i Hanî (1650–1709) ve Cezerî (1570–1640) yılları arasında yaşamışlardır. Bu tarihlere rağmen, bunları birbirine talebe-hoca etmenin mantığını da yoktur. Dolayısıyla, “Ahmed-i Hani’in, keşiflerini Mele-i Cezeri’den aldığı ifade edilmektedir.” sözü boş bir iddiadır. Hangi keşiflerdir, Dilipak onu da belirtseydi ya! Demek, tamamen kafa karıştırmaya yönelik Abdurrahmanvarî bir hamle... ya da “At çamuru, tutmasa da iz bırakır” zihniyetini yansıtan bir karalama teşebbüsü... 
Dilipak’ın, Ahmed-i Cezerî için, “Aslen Cizreli Kürt âlim, mutasavvıf ve şâiridir. Ailesi Kürtlerin Buhtî aşiretindendir.” cümlesi de sorunludur. Şair ve mutasavvıf olduğu bir gerçek; ama Buhti aşiretinden değildir. Buhtî, Botan’ın farklı bir versiyonu olup, bir yöre adıdır. Botan çayı havzasının tamamı için bu ifade kullanılmaktadır; yoksa Ahmed-i cezerî’nin aşiretinin adı “Bextiyan/Bahtiyan”dır
Tekrar ediyorum; bu zatların yaşadıkları yıllar, kullandıkları dil, yoğunlaştıkları konular, ve hedef kitleleri birbirinden farklı ve ilişkisizdirler. Sır ve keşfiyatların peşine de düşmüş değillerdir. Risale-i Nur Külliyatı, Mem û Zîn ve Ahmed-i Cezerî’nin “Divan”ı ortadadır; bakılabilir, karşılaştırılabilirler. Buna rağmen, hududunu aşarak, bu zatları –nihayette– götürüp Muhyiddin-i Arabî’yle temas ettirmek ve Muhyiddin-i Arabî için de, “Arabî’nin fikirleri Kabbalanın şekillenmesinde etkili oldu.” demek, tam anlamıyla bir hürmetsizliktir. Kabbala gibi Siyonizm’in gizemli ve sofistike bir tarikatıyla bu zatları ve öğretilerini ilişkilendirmek, sadece haddini tecavüz ile izah edilebilir
Sayın Dilipak, 15 Ocak 2014 tarihli “3 koldan Saldırı” yazısında da –rahatlamamış olacak ki– aynı muhtevadaki hezeyanları yeniden döktürmüş. Ortalığın toz ve dumana büründüğü bu kavgalı ortamdan yararlanıp Cemaat ve başındaki şahsın üzerinden Said-i Nursî, Ahmed-i Hanî ve Cezerî’yi vurmaktan Sayın Dilipak ne haz duyuyor ve hangi maksada hizmet ediyor, anlayamadım. Tipik bir fırsatçılık gibi gelen bu sataşmalarını, bir zamanlar Merhum Ercüment Özkan icra ediyordu. Acaba diyorum, Sayın Dilipak bayrağı ondan devir mi almışlar? Allah’ın, “Hiç kimse bir başkasının günah yüküyle (mesuliyetiyle) sorumlu kılınamaz.”(İsra: 15) ayetine rağmen, bu cüretkârlığa pes doğrusu... 
Mesela Dilipak’ın şu paragrafını nasıl okumalı? Okuyun ve siz karar verin: “Said Nursi’nin bilgisini Ahmed-i Hanî’den aldığını biliyoruz. Ahmed-i Hanî’nin eserini şerh edenler, Cemaatin yorumunu reddediyorlar ve tam tersi şeyler söylüyorlar ve bunu da aynı zamanda Ahmed-i Hanî’nin referans gösterdiği Cezerî’nin divanına dayandırıyorlar.. Onun eserinin yorumu da çok farklı şeyler söylüyor.. Şunu söyleyeyim, bu iki yorumdan çıkan sonuç da bu işin sonucunun umudunuz, beklentileriniz istikametinde değil, korktuğunuz gibi olacağı.. 2014’de ilişkin yorum yapan bağımsız kâhinlerin yorumları da Evengalişhleri ve Kabbalistleri doğrulamıyor!” 
Allah aşkına, bu kafa karışıklığı, tam da “(O cinî ve insî şeytanlar) İnsanların kalplerine vesvese verirler” (Nas: 5) ayetine masaddakın bir ifadesi değil midir? Ve yine Allah aşkına, yaşlarını aldıkça daha bir kemalat beklediğimiz kimselerin bu ateh getirici ifadelerine bir Müslüman nasıl evet diyebilir? Senin kavgan Cemaatle ya da Fethullah Gülen’le ise, söyler misin, bu zatların bu işte methali ne? Ne istiyorsun bu müteveffa zatlardan? 
Sayın Dilipak, kendileriyle yaka-paça olduğu Cemaatin de, Hoca’nın da çok sayıda avukat ve savcısı vardır; amma zahir halde, gıybetlerini yaptığı ve karaladığı zatların herhangi bir avukat ve savcıları yoktur. Onlar kendilerini müdafaa edemezler. Ama unutmamalı ki onların sahibi Allah’tır ve savunmalar da O’na aittir. Benim bildiğim Dilipak, diline hâkim ve nezafet-nezahete dikkat eden bir şahsiyetti; ne oldu da dilini paklıktan nepaklığa tahvil eyledi? O ki, bir zamanlar katı Kemalist Toktamış Ateş’le bile güzel-güzel geçinirken, al gülüm-ver gülüm yaparken, milyonların kalbinde yer etmiş bu Müslüman âlimlerden ne istiyor; izahı var mı? Onlarla hiç mi bir ortak paydası yoktur? Bu kadar yıldır gerek şahsına, gerekse yazı ve kitaplarına hüsn-ü zan besleyen bizleri aleyhine sevketmesi kâr-ı akıl mıdır? 
Sözün özü; âlimler bütün ümmetin ortak değerleridir. Birilerinin onları referans gösterip kendi emellerine alet etmesi, onların değerine halel getirtmez. Bu dünyada alet edilemeyecek hiç bir değer yoktur; önemli olan ölçülerde hatta yapmamaktır. Malum ya, Bektaşi’ye sormuşlar: “Niçin namaz kılmıyorsun?” O demiş: “Kur’an’da, ‘Namaza yaklaşmayın’(Nisa: 43) ayeti vardır.” Tekrar sormuşlar: “Ayetin devamını da, okur musun?” Bu kez, (işine gelmediği için) “Ben hafız değilim!” demiş ve ayetin diğer yarısı olan “Sarhoş iken”(Nisa: 43) kısmını okumaktan imtina etmiştir. 
Demek, ayeti de alet etmek mümkün olabiliyor. En iyisi, Bektaşilik yapmamaktır! Yani ayeti doğru ve eksiksiz okumaktır. O halde gelin, öyle okuyalım: “Ey iman edenler! Sarhoş iken, namaza yaklaşmayın!” (Nisa: 43)
Allah akıl ve izan versin...

Abdullah CAN itidal çağrısı - Erdoğan ve Gülen'e çağrı."Said Nursi'yi Kullanmayın"

7 Ocak 2014 Salı

AKP ve Cemaate çağrı


Son bir aydır, Hocaefendi cemaati ile Hükümet taraftarları arasında alevlenen “Dershane” tartışması, aslî zemininden kaymışa ve bağlamından kopmuşa benziyor. Bir tarafın meseleyi “hukuk” temelinde değerlendirmesi ve “elzemdir” noktasındaki ısrarı, öte tarafın ise meseleyi “eğitimin iyileştirilmesi” ve söz konusu kurumların “varlık sebeplerinin ortadan kalktığı” yönündeki beyanatları, gelinen noktada bir kördüğüme dönüşmüş vaziyettedir. 
İki taraf arasında yaşanan sözlü ve yazılı tartışmaların, yavaş yavaş belgeler düzlemine kaydırılması, sorunun sıradan ve kolay sonlanır bir mahiyette olmadığını göstermektedir. Daha da vahimi, tartışmanın peyderpey görsel ve işitsel bazı argümanlar eşliğinde çatışmaya evirileceği yönündeki duyumlar, iki taraf açısından ciddi endişelere sevk etmektedir. İki tarafın sağduyulu ve arabulucu aktörlerinden ziyade, hissiyat düşkünlerinin ve arabozucuların devrede olması, endişeleri daha da ileri boyuta taşımaktadır
Art niyetli ve yıkıcı çevrelere terk edilen alanın daraltılması adına, her iki cenahın sağduyulu ve hassas unsurlarına çağrım, yaşanılan olumsuzluklara karşı varlık göstermeleri, mesuliyetlerini üstlenmeleri; alevlenen ve adına “fitne” denilen yangına su taşımalarıdır. Aksi takdirde, bu yangının nerelere varacağını, nelere mal olacağını ve hangi aşamada söneceğini kestirmek çok zordur. O halde, yaşanılanlardan vicdanen muzdarip olan bütün ehl-i insafı sorumluluk almaya ve tavır koymaya davet ediyorum. Bu çerçevede, ben de, kendime düşen sorumluluğu ifa etmek ve beslendiğim havzanın hassasiyetlerini paylaşmak niyetiyle, bir şeyler yazmalıyım diye düşündüm; özetle diyeceklerim şunlardır: 
Öncelikle, yazacaklarım, herhangi bir tarafın tarafgirliğinden yola çıkılarak; bir tarafa angaje olunmuşum şeklinde değerlendirilmemelidir. Ben bir Nur Talebesiyim; Müslümanlar arasında “sulh unsuru” olmak benim ve mensubu olduğum camianın en mümeyyiz vasfıdır. Ülke, bölge, âlem-i İslâm ve dünya olaylarına karşı hareket nokramız Risale-i Nur’daki “Kur’anî” ve “Nebevî” ölçülerdir. Bu ölçüler, hiçbir siyasete, iktidara ya da kliğe feda edilmeyecek kadar kutsaldır. Kutsal değerleri beşerî ve dünyevî emellere alet etmek züldür ve neticesi zillettir
Kahir ekseriyeti temiz niyetli ve sağlam Müslüman olan çevrelere kardeşçe ve adilce yaklaşmak inandığımız değerlerin gereğidir. Kardeşler arasında adaletli olmak Allah’ın “Adil” sıfatına bir mazhariyettir. Niyet sorgulamak peşinde değilim; kimin, neyin üzerinden, neler peşinde olduğu gibi bir sorgulama da yapmıyorum. Özel düşünce, kanaat ve değerlendirmelerimi de bir tarafa bırakıyorum. Sadece ve sadece, hâlihazırdaki kavgadan muzdarip olduğumu ve benimle birlikte vicdanı sızlayan milyonlara tercüman olmak istediğimi bildirmek isterim.Amacımız “hakkı tavsiye”dir, nasihat değildir. “Kardeşlerinizin arasını bulunuz” fermanı Kur’an’a aittir; böyle zamanlarda en büyük farz, fitneye karşı durmaktır; en büyük cihad fitnecilerin kundaklamalarına engel olmaktır
Evet; çatışan iki cenah da Müslüman’dır ve bu çatışmanın kazanan tarafı da ikisinden biri değil, üçüncü bir güruh olacaktır. Onlar, tetikte bekleyen ve salyaları akarak bu boğazlaşmayı seyreden şer güçleri ve derin odaklardır. Onların asıl gücü, ihtilaf ve kapışmalardan doğan fırsatlardır. Bu fırsatlara meydan verenler, şer güçlerinin dolaylı destekçileridir. 
Müslümanlığa yakışmayan metot ve argümanlarla kavgaya tutuşmanın hiçbir ahlakî, insanî ve hukukî boyutu olamaz. Müslümanlar, her sorunlarını Müslüman’ca çözmek zorundadır. Gayr-ı meşru metotlarla meşru hedeflere gidilmez; meşru neticeler elde edilemez. Müslümanlar, bir konuda anlaşmazlığa düştükleri zaman, onu Allah’a ve Resulüne irca etmekle, yani Kur’an ve Sünnet çerçevesinde çözmekle mükelleftirler. Kaba kuvvetle, sokak ağzıyla, külhanbeylilikle, his ve ajitasyonlarla, teşhircilik ve kara propagandalarla bir yere varılmaz ve netice alınamaz. Ateşe su dökülür, odun atılmaz; su niyetine benzin dökülmez.  
Şer güçlerini sevindirmek, Allah’ı üzmektir; Allah’ı üzenin dünyası da ahireti de hüsrandır. Bu metotlarla elde edilen zahiri başarılar sadece bir seraptır. İslam cemiyetinin bünyesinde oluşacak rahnelerin tedavisi zordur; yaraların kapanması ve kaynaşması hayli zaman alacaktır. Hatta yaşanılanlar, iki cenah arasında bir kan davası gibi kalıcı olacaktır; sürekli bir güvensizlik ve taktik manevralara yol açacaktır. 
Yaşanılan ve yatışma kabul etmeyecek gibi görünen “dershane” tartışmasının arkasındaki asıl sebep ve saiklar ne olursa olsun, Müslüman halkımız ve tabandaki kahir ekseriyet –ki din kardeşlerimizdir–bundan ciddi rahatsızdır; hatta rahatsızlığın ötesinde cehennemi bir azap çekmektedirler. Tetikçi ve kundakçı kesimin bu ekseriyetin duygularıyla oynamaya hakkı yoktur. Bu ekseriyet, kimsenin askerleri ve fedaileri değillerdir. Onlar sadece ve sadece Allah rızası ve Peygamberinin sevgisi için çalışıp çırpınıyorlar. Onların hedefi bellidir ve sadece ilahîdir. İğfallerle, ajitasyonlarla, manipülasyonlarla, dezenformasyonlarla, duygusal sömürülerle, tarafgirlik psikozuyla ve hamasi nutuklarla bu kahir ekseriyet yönlendirilerek dünyevî-siyasî emellere alet edilemez; edilmemelidir.  Allah’ın kullarını onun yolundan, onun tayin ettiği istikametten ayıranların ne büyük bir dalalet üzerinde olduğunu bizzat Allah buyuruyor. İşte ayet: 
“Onlar, dünya hayatını ahirete tercih ederler. Onlar Allah’a giden yolu tıkarlar; kapatırlar. Onlar insanları Allah yolundan saptırırlar. Ve onlar büyük bir dalalet(sapkınlık) üzeredirler.”(İbrahim Suresi, 3) Bu ilahi tehdidi kulakardı eden tetikçiler ve şahinleşmiş kesimler, biz Müslümanlar için yol ve yöntem tayin edemezler; etmemelidirler.  Biz Allah’ın kullarıyız; kullara kul olmayız, olmamalıyız. Hürmet ettiğimiz insanlar, hadlerini bilmeli ve Allah’ın tayin ettiği hudutlar içine avdet etmelidirler. Onların yanlış sözleri ve davranışları, taklit edilmektedir; kitlesel yanlışlara sürüklemektedir. Baştaki kokuşmalar bütün bünyeye yayılmaktadır.Bu vahim durumu görmeli ve bir an önce önlem alınmalıdır.
İki tarafın değirmenine su taşıyanların, enerji sağlayanların tabandaki bu büyük kitle olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Onların fedakârlığı üzerinde inşa edilen devasa imkânların ve iktidarların suiistimal edilmemesi gerektir. Bu suiistimale Allah’ın “evet” demesi mümkün değildir; Allah’ın azabı pek çetindir. Zalimlerin Allah’ın kılıcı olduğu gerçeği unutulmamalıdır; haddini ve hududunu bilmeyen şımarıkların bu kılıçla terbiye edildiğine sayısız tarihi olay tanıklık etmektedir. Hezimetlerin ana sebeplerini bir derhatır edelim! Peygamberimiz, bir gün şöyle der: 
“Pek yakında aç insanların sofralara üşüştükleri gibi, düşmanlarınız da sizin üzerinize üşüşecekler.” Sahabeler sorar: “O gün çok mu az olacağız?” Peygamberimiz: “Hayır, sayıca çok olacaksınız, ama sel sularının sürüklediği çer-çöp gibi değersiz olacaksınız!” Sahabeler nedenini sorduklarında, Resulüllah: “Çünkü kalplerinize ‘vehn’ duygusu yerleşecektir!” Sahabeler, “Vehn nedir ya Resulüllah?” dediklerinde, peygamberimiz:  “Aşırı dünya tutkusu ve ölüm korkusudur!” der. (Ebu Davud, 2/426) 
İşte size mükemmel ve şaşmaz bir Nebevî tespit ve her zaman günceliliğini muhafaza eden Peygamberce bir uyarı! Etrafımıza bir bakalım, bu gün adı var, kendisi olmayan âlem-i İslam’ın hal-i pürmelâli bu hadise en çarpıcı bir örnek değil midir? Bütün İslam coğrafyasında dökülen Müslüman kanı, bu hadisin doğruluğunu ve Peygamberî endişeyi doğrulamıyor mu? Körlük o kadar ileri boyuta mı vardı? Dünyevî rantlar ve arpalıklar üzerinden yürütülen bu soğuk savaşın tarafları Müslümanların bugünkü trajedik manzarasını görmüyorlar mı?Yoksa, “Neden Türkiye’de de olmasın?” histerisine mi kapılmışlar?     
Tasavvuf ehlinin bir sözü var, “Eddünya ciffetun, talibuha kilabun”, yani“Dünya bir leştir, bu leşe talip olanlar da köpeklerdir” Bu söz, anlamı itibariyle gururumuzu rencide etse de, doğruluğu ortadadır. Kendimizi bir yoklayalım; gaye-i hayalimiz nedir? Hedefimize oturttuğumuz yüce idealimiz nedir? Dünya ve dünyalıklar mı, ahiret ve ahireti kazandırtacak vesileler mi? Nefis, şehvet ve cismaniyet mi, Allah ve onun rızasını kazandırtacak çalışmalar mı? Dünyaya, dünyevî servet ve iktidara bu kadar meylettiğimize göre, dünya ve dünyalıklar üzerinden bu denli yaka-paça olduğumuza göre, soralım kendimize: “Ben kimin kuluyum? Kime ve neye hizmet ediyorum? Kimin rızasını tahsile çalışıyorum? Hayatımın gayesi nedir?...”  
Dini ve dinî değerlerimizi dünyaya alet etmeyelim! Allah’ı, Peygamberi, Kur’an’ı; İlahî ve Peygamberî argümanları; Asr-ı Saadeti ve sahabenin fedakârlıklarını, âlimlerimizi ve onların güzel beyanlarını emellerimize alet etmeyelim! Tamamını kendimize düşman ve davacı eylemeyelim! İslam’ı tekelleştirmeyelim; benmerkezci ve harici mantığıyla hareket etmeyelim!Irkı, mezhebi, cemaati, tarikatı, partiyi-patırtıyı, hocayı, üstadı, şeyhi-piri, hâsılı kabirde ve haşirde bizden sual edilmeyecek hiç bir şeyi tabulaştırmayalım; din-iman meselesi yapmayalım! Heva-i nefislerimizi ilah edinmeyelim! Sorunlarımızı hissiyat ve menfaatlerimiz istikametinde değil, İslam’ın ve İslamî mesajın muhatabı olan tüm insanlığın menfaati doğrultusunda çözelim; çözmeye çalışalım! 
İslam’ın ve insanlığın düşmanları ağzını açıp canavarca iştahlarıyla salyalarını akıttığı bir hengâmda, dâhilde ve aramızdaki bütün muhalefetleri, kıskançlıkları, çekişmeleri, boğuşmaları bir kenara bırakmamız ve müşterek düşmana karşı ortak paydalar; aslî ilkeler üzerinde yekvücut olmamız olmazsa olmaz bir maslahat iken, iktidar ve cemaat maslahatları temelinde birbirimize diş geçirmeye çalışmamız ne İslamî’dir, ne insanîdir, ne vicdanîdir. 
Karşılıklı diş bilemeler ve diş geçirme hamleleri; meydanlarda ve basın alanındaki çökertme ve çürütme taktikleri;  sınır tanımaz gammazlıklar ve teşhircilik oyunları; gizli-saklı mahfillerde en olmadık dedikodu ve iftiralarla karalama kampanyaları; ayetleri, hadisleri ve Bediüzzaman’ın sözlerini kavganın malzemesi gibi kullanmalar, bazen cepheden, bazen satır aralarından en ağır ithamlarda bulunmalar, artık gına getirdi. Artık seciye ve karakterlerimizde bir nefret hissini uyandırıyor. “Bunlar mı o baştacı ettiklerimiz, bunlar mı o örnek aldıklarımız ve bunlar mı sırat-ı müstakim erleri” dediğimiz kimseleri bu hallerde görünce, –ki görmek istemiyoruz– onlardan yana beslediğimiz umutlarımız suya düşüyor, hüsnü zanlarımız gölgeleniyor. 
Bazı kalemşorların sivri kalemlerine ve ateş saçan dillerine bir anlam verebildik de, ya şu örnek şahsiyetlerimize ne oluyor? Karıncayı bile inciteceklerine ihtimal veremediklerimize ne oluyor? Hani ya Müslümanlara karşı elsiz ve dilsiz olunacaktı? Hani ya Müslümanlar bir vücudun azaları hükmündeydi? Hani ya birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmayacaktık ve iman etmedikçe de cennete giremeyecektik? Hani ya Müslümanlar bir binada sırt sırta vermiş, birbiriyle kenetlenmiş tuğlalar hükmündeydi? Hani ya mü’min elinden ve dilinden zarar görülmeyen kimseydi?... Nerede kaldı bu ölçüler ve nerede kaldı bu ilkeler?
Kendileriyle aynı Allah’ı, aynı Peygamberi, aynı Kitabı ve aynı Kıbleyi paylaştığımız kardeşlerimize karşı böyle acımasız mı olacaktık? İhlâs, uhuvvet ve tevazu düsturlarımıza ne oldu; nereye uçtular? Neden bu kadar sıradanlaştık ve neden sıradan meseleleri hayatî meselelerin önüne koyduk? Farzlara ilgisiz kalıp sünnet ve müstehapların peşine takılmak; onları öncelemek ne zaman fıkhımızın esaslarından oldu?Ortada bir yanlışlık var; yanlışlığın ötesinde bir şaşkınlık ve şaşırmışlık hali var. Bu böyle devam ederse, dünyamız da harap olur, ahiretimiz de. Dimyata pirince giderken evdeki bulgurdan da olacağız. 
Kim ne derse desin; iktidarlar cemaatleşmemeli ve cemaatler de iktidarlaşmamalıdır. Cemaatleşen iktidarların siyasî söylem ve projeleri, iktidarlaşan cemaatlerin/tarikatlerin de imanî/Kur’anî söylem ve projeleri olmaz. Olsa da, tabiatındaki tarafgirlikten dolayı ihlâslı olmaz; tehlikeye girer, tesiri kırılır. Aynı halde, sadece yandaşlarına, sadık adamlarına kucağını açan ve sadece onlara bol keseden imkân ve ulufe alanları tanıyan iktidarlarla sadece benmerkezci ve içine dönük faaliyetlerde bulunan; mensuplarına mutlak teslimiyetçiliği ve itaatçiliği dayatan cemaat ve tarikatların da topluma ve insanlık âlemine vereceği fazla bir şey olmaz. 
İstenildiği kadar ‘herkesin ve kesimin iktidarıdır’ denilsin, istenildiği kadar ‘her kesimi kucaklayan cemaat/tarikat’ görüntüsü verilsin, önemli olan sonuçtur; önemli olan pratikleridir. Millet uygulamalara bakar; uygulamadaki tercihlere ve tercih edilenlerin profillerine bakar; maddi/manevi imkânların kimlerle paylaşıldığına bakar. İşte siyasî-sivil yapılanmalarımızın bu egoist ve egosantrik özelliklerinden dolayıdır ki, bu gün bu trajik hadiseler yaşanıyor. Hâlbuki olması gereken bu değil; gerçekten de samimiyet ve hasbiliğin esas alınması gerekirdi. Ama olmadı... 
Barışı değil, kavgayı tercih edenlerin unutmaması gerekir: Asıl musibet dine gelen musibettir. Dini musibetten dolayı Allah’a iltica etmeliyiz; ağlayıp sızlayacaksak bu musibetin izalesi için ağlayıp sızlayalım. Allah’tan feraset ve anlayış dileyelim; çünkü musibetin kalkması bununla mümkündür. Hissiyatla, inatla, diş ve kalem sivriltmeyle, açıkları yakalamayla, sır ve mahremiyetleri ifşayla, onurları kırmakla, ağır ve gayr-ı insafî vasıflandırmalarla, mevzi kapmalarla, geçmişi kurcalamayla, sadece menfiliklere kilitlenmeyle bir yere varılmaz, hiç bir sorun çözülmez. 
Cumhuriyet tarihi boyunca, gelinen noktanın ve yaşanılan zaman kesitinin –geçmişe kıyasla– bir nimet olduğu görülmeli. İçinden geçtiğimiz barış ve toplumsal mutabakat sürecini ihlal etmemeliyiz. Bir yıla yakındır kan dökülmemesi, sosyal ve ekonomik alanda atılan önemli adımlar,özellikle de Kürt sorununun çözülmesine dönük atılan ciddi, kararlı ve kansız adımlar kazasız-belasız sürdürülmelidir; bu iyimser ve umutbahş havayı bozacak adımlardan azamî derecede uzak durulmalıdır. 
Asıl fitne, umumun hukukuna taalluk eden huzurlu ortamı bozmak, karşılıklı güven atmosferini kirletmek, kardeşliğe dair umutları karartmaktır. Uykuda olan fitnenin uyandırılmasının Peygamber dilindeki karşılığı hepimizin malumudur ve ‘fitnenin katilden daha şiddetli olduğunu’ da hepimiz ayetlerden biliyoruz. Pir-i Mugan’ın(Said-i Nursî) deyimiyle,“İslâmiyet sulh ve selamettir; dâhilde niza ve husumet istemez.” 
Hâsılı: Nimet şükür ister, karşılığında şükredilmeyen nimetlerin, hem bu dünyada hem ahirette başımıza bela olacağını ve azaba dönüşeceğini unutmamalıyız. Tüm insanlığın semasında bir güneş gibi parlayan İslamiyet’i, İslamî mesajları, kendisine yakışır bir tarz ve üslupla insanlığa ulaştırmak adına, her türlü enaniyet ve maddi menfaatlerimizi ayakaltına almalıyız. İzzet ve şeref, Allah’a kullukta, peygambere ümmet olmaktadır. Maddeye, makama, iktidara kulluk zilletin ta kendisidir. 
İslam, belli bir topluluk ve inanç mensupları için değil, bütün insanlık için rahmettir. Tıpkı güneşin kuşatıcı ve kucaklayıcı ışığı gibi… O, ışığını nasıl cömertçe salıyorsa, İslam’ı da, İslam’ı temsil rolümüzü de öylece sunmalıyız. Kendimizi merkeze oturtarak, bizden olmayanları dışlamamalıyız. Bu anlayış ve uygulamalar hariciliktir. 
İslam’ın evrensel tabiatını ve mesajını, dar cemaat/tarikat cenderesi içinde boğmayalım. Elmas değerinde olan İslamî hakikatleri kırılmaya mahkûm cam parçaları mesabesindeki siyaset ve iktidar çıkarlarına feda etmeyelim. 
Şahıs ve kurumlar fanidir, İslam dini ve davası bakidir. Baki davalar, fani şahıs ve kurumlar, gelip-geçici iktidarlar üzerine bina edilmez ve edilmemelidir. Edilirse, o dine ve davaya ihanettir. Allah, tavandakilere akıl, izan ve istikamet, tabandaki ekseriyete de kardeşlik içre sabır ve sebat nasip etsin. “Sulh, kavgadan hayırlıdır” (Hz. Muhammed)...
 

Risale Haber

Most Reading

Tags

Sidebar One