| Hem, On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde isbat edildiği gibi, nübüvvet, velayete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki, nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan, Hazret-i sıddık-ı Ekber (r.a.) ve Faruk-u Âzam'ın (r.a.) veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında hisseleri taraf-ı ilâhîden ziyade verildiğine, hilâfetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaatçe delil olmuş. Hazret-i Ali'nin (r.a.) kemalât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden iskat edemediği için, Hazret-i Ali (r.a.) Şeyheyn-i Mükerremeynin zaman-ı hilâfetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali'yi (r.a.) seven ve hürmet eden ehl-i hak ve sünnet, Hazret-i Ali'nin (r.a.) sevdiği ve ciddî hürmet ettiği Şeyheyni nasıl sevmesin ve hürmet etmesin? Bu hakikati bir misâl ile izah edelim: Meselâ, gayet zengin bir zatın irsiyetinden, evlâtlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altun veriliyor. Diğerine beşbatman gümüş ile beş batman altun veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altun verilse, elbette âhirdeki ikisi çendan kemmiyeten az alıyorlar, fakat keyfiyeten ziyade alıyorlar. İşte bu misâl gibi, Şeyheynin veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinde tecelli eden hakikat-i akrebiyet-i ilâhiye altunundan hisselerinin az bir fazlalığı, kemalât-ı şahsiye ve velayet cevherinden neş'et eden kurbiyet-i ilâhiyenin ve kemalât-ı velayetin ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. muvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa, şahsî şecaati ve ilmi ve velayeti noktasında birbiriyle muvazene edilse, hakikatin sureti değişir. Hem Hazret-i Ali'nin (r.a.) zatında temessül eden şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın sırr-ı azimi var. Amma Şia-yı Hilâfet ise, Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı mahcûbiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali'yi (r.a.) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki, "Hazret-i sıddık ile Hazret-i Ömer (r.a.) haksız oldukları halde Hazret-i Ali(r.a.) onlara mümaşat etmiş, Şia ıstılahınca Takiyye* etmiş, yani, onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş." Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve "Esedullah" ünvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan
|
said nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
said nursi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
-Said Nursi- Lem'alar kitabının 4. Lem'adan bir kısım. Alevilere, şialara, IŞİD'e, sünnilere çağrı.(Tamamı için Bediüzzaman Lem'alar Kitabı)
4 Temmuz 2014 Cuma
Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beytin muhabbetini meslek ittihaz eden Aleviler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizaı aranızdan kaldırınız. Yoksa, şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip, ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlûp ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan, uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mâbeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz'î meseleleri bırakmak elzemdir.
Etiketler:
alevier,
Bediüzzaman,
ışid,
lem'lar,
said nursi,
sünniler,
şialar
Sekizinci Söz, İbrahim (A.S), Said Nursi, Buda, Tolstoy ve Mücahit Bilici-Genç Kral ŞOKO Şok Olur-
31 Mayıs 2014 Cumartesi
Kuyudaki adam: Tolstoy, Bediüzzaman ve Buda
1996 yapımı Anna Karenina filmini izleyen bir Bediüzzaman okuyucusu filmin girişini görse hayretler içinde kalır. Çünkü dünyada sadece Bediüzzaman’dan okuduğu bir hikâyenin (Sekizinci Söz’deki temsili hikâyeciğin) sinemadaki hâlini görecektir. Tolstoy’un Anna Karenina romanında olmamasına rağmen, onun İtiraflar’ında yer alan hikâye bu film için başlangıç fragmanı olarak kullanılmıştır. Hikâye arslandan kaçarken bir kuyuya atlayan adamın vaziyetine dairdir:
“İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir sahrâya girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüpelleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrup etmiş. Ağzı kuyu ağzı gibi geniştir.Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşarat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında yemişleri var.
İşte, şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu adi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz. Bu acip işler içinde garip esrar var. Ve pek büyük bir işleyici var olduğunu intikal etmedi. Şimdi bunun kalbi ve ruh ve aklı şu elîm vaziyetten gizli feryad u figan ettikleri halde,nefs-i emmâresi, güya bir şey yokmuş gibi tecâhul edip, ruh ve kalbin ağlamasından kulağını kapayıp, kendi kendini aldatarak, bir bahçede bulunuyor gibi, o ağacın meyvelerini yemeye başladı. Halbuki o meyvelerin bir kısmı zehirli ve muzır idi. Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Hak buyurmuş: ... ‘Kulum Beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim.’ İşte bu bedbaht adam, sûizan ve akılsızlığıyla, gördüğünü adi ve ayn-i hakikat telâkki etti ve öyle de muamele gördü ve görüyor ve görecek. Ne ölüyor ki kurtulsun, ne de yaşıyor; böylece azap çekiyor.” (Bediüzzaman, Sekizinci Söz)
Tolstoy’un anlatımı aşağı yukarı aynıdır. Bir tek incir ağacındaki meyveler yerine kuyuya düşen adamın yediği şey ağaçtaki petekten damlayan baldır. Ölüm gerçeği karşısında hayatın anlamını sorgulatan bu meseli Tolstoy eski bir şark hikâyesi olarak zikreder ve kendi vaziyetini tarif için anlatır.
Peki, nasıl oldu da Said Nursi ve Leo Tolstoy bu hikâyeyi birbirlerinden habersiz kullandılar. Bediüzzaman’ın Sözler’inin sonundaki Fihrist bölümünde bu hikâye “Suhuf-u İbrahim’de aslı bulunan güzel ve parlak bir temsil” olarak tarif edilir. Hıristiyan gelenekte de bulunan bu hikâyeBarlaam ve Josaphat adlı eserde vardır. Barlaam bilge bir zahit, Josaphat ise bir şehzadedir.David M. Lang’in 1966 tarihli kitabına göre kuyudaki adam meselinin de dâhil olduğu Barlaam ve Josaphat isimli bu hikmetli hikâyeler topluluğu, Ortaçağ Avrupa’sına bir Gürcü Hıristiyan kesişin tercümesiyle 11. asırda geçiyor. Aynı eser, 6. veya 7. asırda eski İran üzerinden Pehleviceye tercüme ediliyor ve daha sonra 8. asırda Arapçaya Bilawhar wa Yudasaf adıyla geçiyor. Eserin Gürcü versiyonunda adamı kovalayan arslan yerine fil, kuyu yerine uçurumvardır. Diğer unsurlar tamamen aynıdır.
Kadim Hıristiyanlıktan Bizans ve Roma’ya geçen bu hikâyelerin anlatıcısı ve muhatabı olan Barlaam ve Josaphat Avrupa’da azizleştiriliyor. Hıristiyanlar çok zaman sonra öğreniyorlar ki Barlaam ve Josaphat hikâyesinin aslı Buda’nın öğretilerine dayanıyor. İnsan ruhunun bu dünya tünelindeki yolculuğunu anlatan bu hikâyeyi Buda, kendisini dinlemeye gelen bir genç kral olan Şoko ’ya anlatır. Genç kral Şoko şok olur: “Bu hâldeki bir insan nasıl öyle gafletle meyveleri yer, o balı yalamaya çalışır?” Buda ise der ki “Bu hikâye senin hikâyendir, bütün insanların hikâyesi”. Budistler hala bu hikmetli hikâyeyi okurlar. İşte bu güzel mesel Buda,Bediuzzaman ve Tolstoy’un yollarını kesiştiren kadim bir hakikattir.
Bu metaforik hikâyenin anlam ve yorumunu merak edenler Bediüzzaman’ın Sözler kitabından Sekizinci Söz’e bakabilirler.
Twitter: @mucahitbilici
Etiketler:
buda,
genç kral,
Mücahit Bilici,
said nursi,
sekizinci söz,
şoko şok,
Tolstoy
DİLİPAK Fetullah GÜLEN üzerinden Said Nursi'yi eleştirmesine karşı Abdullah CAN cevap verdi.
21 Ocak 2014 Salı
Abdullah Can / Araştırmacı
Dilipak, ne demek istiyor?
20 Ocak 2014 Pazartesi 01:30
mamedij@hotmail.com
Abdurrahman Dilipak Bey, 15 Ocak 2014’te Osmaniye Aktif Gazeteciler Cemiyeti’nde bir konuşma yaptı. Gündemi değerlendiren Dilipak, AKP’ye karşı girişilen uluslararası operasyonu ve Başbakan’ın tasfiye planlarını anlatmaya çalışmış. Bu tür değerlendirmeleri, 7 Şubat 2012’den beri çok defa okuduk ve halen de okumaktayız. Malum, gündemin belirleyici olayı ya da olayları ne ise, değerlendirmeler de ekseriyetle o minval ve o paralelde olur. Her ne ise, ben farklı bir parantez açacağım...
Abdurrahman Bey, zikri geçen konuşmasında, güzel ve anlam yüklü bir söz sarfetmişti. Neydi o söz: “Zalimler karşısında tevazu zillettir.” Bu söz, birden bana Said-i Nursî’nin sözlerini çağrıştırdı: “Aç canavara karşı tahabbüb, merhametini değil, iştihasını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.”, “İzzetle mevti, zilletle hayata tercih edenlerdeniz.” Evet, Abdurrahman Bey’in sarfettiği söz ile Said-i Nursî’nin sarfettiği bu iki cümle arasında güzel bir uyum ve mükemmel bir kompozisyon vardır. Buna da her ne ise... asıl konuya geleyim; yani Abdurrahman Bey’in Said-i Nursî’ye desimetrik ve dekompozisyonel çıkışına:
Efendim, Sayın Dilipak’ın son günlerde okuduğum yazılarından birkaçı beni rahatsız etti. Zira yazılarında Said-i Nursî’ye üstü kapalı ve haksızca bir hücum sözkonusu; güncel ifadesiyle tam bir karartma ve itibarsızlaştırma. Külliyat’ı 3 defa okumuş birisi olarak, Dilipak’ın yazdıklarıyla Üstad’ın yazdıklarının arasında –bu yazılarına ilişkin olarak– bir telif yapamadım ve kendi ifadesiyle, “45 yıllık gazeteciliğine” de yakıştıramadım. Vefat etmiş bir İslâm âlimine dair kendi kafasındaki şablonu ya da kafa karışıklığını yazıya dökmesine; bunun üzerinden başkalarının da kafasını karıştırmasına bir anlam veremedim.
Dilipak, Sikke-i Gaybî’yi (doğru ismi Sikke-i Tasdik-i Gaybî’dir) diline dolayacağına keşki Yirmiikinci Mektup olan “Uhuvvet Risalesi”ni okusaydı; keşki Yirminci Lem’a olan “İhlâs Risalesi”ni okusaydı, keşki İngiliz emperyalizmine karşı yazdığı “Hutuvvat-ı Sitte”yi okusaydı, keşki Kemalist diktatörlere karşı yazdığı “Es’ile-i Sitte”yi, “Yirmiikinci Lem’a”yı ve “Hücumat-ı Sitte”yi okusaydı, keşki insî ve cinnî şeytanlara karşı yazdığı “Onüçüncü Lem’a”yı okusaydı, keşki İslâm âleminin başat problemleri ve onların çözüm yollarını gösteren “Hutbe-i Şamiye”yi okusaydı, keşki Peygamberimizin Sünnet-i Senniyesinin anlatıldığı “Onbirinci Lem’a”yı okumasaydı, keşki içtihada ve sahabelerin faziletine dair iki mevzuyu ihtiva eden “Yirmiyedinci Söz”ü okusaydı... okusaydı da, Sikke-i Gaybî üzerinden Üstad’ı itibarsızlaştırma yönüne sapmasaydı.
Dilipak Efendi, 09 Ocak 2014 tarihli “Uslüp Meselesi” adlı yazısında,Fethullah Gülen’i eleştirirken, onu Said-i Nursî ile ilişkilendirerek okuyucusunun zihninde tersten bir Said-i Nursî algısı oluşturmaya çalışıyor. Tam bir psikolojik harp taktiği... Şöyle diyor: “(F. Gülen), İslam’ın Sünni-Hanefi görüşlerini Said Nursi’nin görüşleri ve kitapları Risale-i Nur ışığında şekillendirdi.” Bir sefer kökten yanlış, hatta yalan bir lafız. F. Gülen, Üstad’dan yararlanmıştır, ama hiç bir zaman “Ben Nurcuyum” dememiştir; telkin etmemiştir. Said-i Nursî, Şafiî mezhebindendir, Hanefi değildir. Hoca’nın görüş ve fikirleri de Risale-i Nur ışığında şekillenmemiştir; beslenme havzası çok farklıdır. Zaten Dilipak da, bir sonraki paragrafta, kendi kendini çürüten bir ifadeyle bunu doğrulamaktadır. İşte: “1990 sonrası Risale-i Nur çizgisinden ayrılarak kendi çizgisini oluşturmaya başladı. Zaten ilk başından beri Said Nursi Kürt olduğu için ona mesafeli duran bir bakış açısı vardı.” demektedir. O halde, Dilipak’ın amacı ne? F. Gülen, üzerinden Said-i Nursî’yi sıkıştırmak, ona karşı kara propagandası yapmanın manası ne?
Gazını alamayan Dilipak Bey, 10 Ocak 2014 tarihli “Sikke-i Gaybî” başlıklı yazısında, Bediüzzaman’ın Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabına dair söylediği “Risale-i Nur’un ehemmiyetini ispat edip şakirtlerini şevke getiriyor, kuvve-i mâneviyelerini ziyadeleştiriyor.” ifadesini iktibas ettiği halde, her nedense, “Sikke-i Gaybî aslında Ahmed-i Hani’nin öğretisine mi dayanıyor.” gibi bir saçma ve istifhamî bir ifadeyle, kendi 45 yıllık yazarlık karizmasını çizdirtiyor. Yazık, hem de çok yazık! Ahmed-i Hanî’nin öğretisi bellidir ve Sikke-i Tasdik-i Gaybî’de işlenilen konularla hiç bir alakası yoktur. Arzu ederlerse Kültür Bakanlığı’nın Kürtçe-Türkçe neşrettiği Mem û Zîn nüshasına bakabilir.
Defaatle okuyan birisi olarak söylüyorum; Mem û Zîn destanında, yazar Ahmed-i Hanî, Allah ve Peygamber’e dair uzunca bir “övgü” girişi yaptıktan sonra, asıl hikâyeye, yani Mem ile Zin’in aşk serüvenine girişmiştir. Destan, muhteva olarak aşkı (mecazi-hakiki), iyiliği, doğruluğu, suçsuzluğu, zayıflığı, çaresizliği ve Allah’a sığınmayı Mem ve Zîn'in şahsında toplarken; kötülüğü, dalkavukluğu, fitneciliği ve ikiyüzlülüğü de Beko karakterinde somutlaştırır. Genel olarak ta Kürtçeyi küçümseyenlere ve Kürtlerin aşktan anlamadığını iddia edenlere Ahmed-i Hanî Hazretlerinin vermiş olduğu güzel bir cevap niteliğindedir. Bunu, okuyanlar bilebilir, duyanlar değil...
Dilipak’ın, “Hafız Osman İlhami Karakurt, Mem û Zin’i tercüme ederken, aslında Mem û Zin’in bir aşk hikâyesi olmadığını, sırlar kitabı olduğunu, leduni bir derinliğe sahip bulunduğunu, keşiflerin satır aralarına gizlendiğini söylüyor.” cümlesinden hareketle, Sikke-i Tasdik-i Gaybî kitabını Mem û Zîn öğretisine –ki yukarıda yazılış maksadını ve muhtevasını belirttik– bağlaması da bir fecaat. Zira bu iddia, Hafız Osman İlhami Karakurt’a ait olup, Sikke-i Tasdik-i Gaybî’yle ilişkilendirmesi sözkonusu değildir. İlişkiyi kuran, Abdurrahman Bey’in kendisidir. “Kıyas-ı maalfarık” dediğimiz tam bir ilişkisizlik paradoksu...
Abdurrahman Dilipak’ın, “Said Nursi’nin ders aldığı Ahmed-i Hanî’in, keşiflerini Mele-i Cezerî’den aldığı ifade edilmektedir.” cümlesi de zorlamalı ve yazarlığına yazık ettiren bir saptaması, daha doğrusu saplantısı... Bir sefer, Said-i Nursî’nin çocukluğunda Bazîd’de (Doğu Beyazıt) medresede okurken, bir süreliğine onun türbesine kapandığı ve hatta halk tarafından “Ahmed-i Hanî’nin feyzine mazhar olmuştur” denilmesine rağmen, Bediüzzaman’ın hiç bir eserinde Ahmed-i Hanî’den bir alıntıya rastlayamazsınız. Kürtçe alıntılarını da, daha çok Ahmed-i Cezerî ile Mela Ahmed-i Siirdî’den yapmıştır.
Öte taraftan, Said-i Nursî (1877–1960), Ahmed-i Hanî (1650–1709) ve Cezerî (1570–1640) yılları arasında yaşamışlardır. Bu tarihlere rağmen, bunları birbirine talebe-hoca etmenin mantığını da yoktur. Dolayısıyla, “Ahmed-i Hani’in, keşiflerini Mele-i Cezeri’den aldığı ifade edilmektedir.” sözü boş bir iddiadır. Hangi keşiflerdir, Dilipak onu da belirtseydi ya! Demek, tamamen kafa karıştırmaya yönelik Abdurrahmanvarî bir hamle... ya da “At çamuru, tutmasa da iz bırakır” zihniyetini yansıtan bir karalama teşebbüsü...
Dilipak’ın, Ahmed-i Cezerî için, “Aslen Cizreli Kürt âlim, mutasavvıf ve şâiridir. Ailesi Kürtlerin Buhtî aşiretindendir.” cümlesi de sorunludur. Şair ve mutasavvıf olduğu bir gerçek; ama Buhti aşiretinden değildir. Buhtî, Botan’ın farklı bir versiyonu olup, bir yöre adıdır. Botan çayı havzasının tamamı için bu ifade kullanılmaktadır; yoksa Ahmed-i cezerî’nin aşiretinin adı “Bextiyan/Bahtiyan”dır.
Tekrar ediyorum; bu zatların yaşadıkları yıllar, kullandıkları dil, yoğunlaştıkları konular, ve hedef kitleleri birbirinden farklı ve ilişkisizdirler. Sır ve keşfiyatların peşine de düşmüş değillerdir. Risale-i Nur Külliyatı, Mem û Zîn ve Ahmed-i Cezerî’nin “Divan”ı ortadadır; bakılabilir, karşılaştırılabilirler. Buna rağmen, hududunu aşarak, bu zatları –nihayette– götürüp Muhyiddin-i Arabî’yle temas ettirmek ve Muhyiddin-i Arabî için de, “Arabî’nin fikirleri Kabbalanın şekillenmesinde etkili oldu.” demek, tam anlamıyla bir hürmetsizliktir. Kabbala gibi Siyonizm’in gizemli ve sofistike bir tarikatıyla bu zatları ve öğretilerini ilişkilendirmek, sadece haddini tecavüz ile izah edilebilir.
Sayın Dilipak, 15 Ocak 2014 tarihli “3 koldan Saldırı” yazısında da –rahatlamamış olacak ki– aynı muhtevadaki hezeyanları yeniden döktürmüş. Ortalığın toz ve dumana büründüğü bu kavgalı ortamdan yararlanıp Cemaat ve başındaki şahsın üzerinden Said-i Nursî, Ahmed-i Hanî ve Cezerî’yi vurmaktan Sayın Dilipak ne haz duyuyor ve hangi maksada hizmet ediyor, anlayamadım. Tipik bir fırsatçılık gibi gelen bu sataşmalarını, bir zamanlar Merhum Ercüment Özkan icra ediyordu. Acaba diyorum, Sayın Dilipak bayrağı ondan devir mi almışlar? Allah’ın, “Hiç kimse bir başkasının günah yüküyle (mesuliyetiyle) sorumlu kılınamaz.”(İsra: 15) ayetine rağmen, bu cüretkârlığa pes doğrusu...
Mesela Dilipak’ın şu paragrafını nasıl okumalı? Okuyun ve siz karar verin: “Said Nursi’nin bilgisini Ahmed-i Hanî’den aldığını biliyoruz. Ahmed-i Hanî’nin eserini şerh edenler, Cemaatin yorumunu reddediyorlar ve tam tersi şeyler söylüyorlar ve bunu da aynı zamanda Ahmed-i Hanî’nin referans gösterdiği Cezerî’nin divanına dayandırıyorlar.. Onun eserinin yorumu da çok farklı şeyler söylüyor.. Şunu söyleyeyim, bu iki yorumdan çıkan sonuç da bu işin sonucunun umudunuz, beklentileriniz istikametinde değil, korktuğunuz gibi olacağı.. 2014’de ilişkin yorum yapan bağımsız kâhinlerin yorumları da Evengalişhleri ve Kabbalistleri doğrulamıyor!”
Allah aşkına, bu kafa karışıklığı, tam da “(O cinî ve insî şeytanlar) İnsanların kalplerine vesvese verirler” (Nas: 5) ayetine masaddakın bir ifadesi değil midir? Ve yine Allah aşkına, yaşlarını aldıkça daha bir kemalat beklediğimiz kimselerin bu ateh getirici ifadelerine bir Müslüman nasıl evet diyebilir? Senin kavgan Cemaatle ya da Fethullah Gülen’le ise, söyler misin, bu zatların bu işte methali ne? Ne istiyorsun bu müteveffa zatlardan?
Sayın Dilipak, kendileriyle yaka-paça olduğu Cemaatin de, Hoca’nın da çok sayıda avukat ve savcısı vardır; amma zahir halde, gıybetlerini yaptığı ve karaladığı zatların herhangi bir avukat ve savcıları yoktur. Onlar kendilerini müdafaa edemezler. Ama unutmamalı ki onların sahibi Allah’tır ve savunmalar da O’na aittir. Benim bildiğim Dilipak, diline hâkim ve nezafet-nezahete dikkat eden bir şahsiyetti; ne oldu da dilini paklıktan nepaklığa tahvil eyledi? O ki, bir zamanlar katı Kemalist Toktamış Ateş’le bile güzel-güzel geçinirken, al gülüm-ver gülüm yaparken, milyonların kalbinde yer etmiş bu Müslüman âlimlerden ne istiyor; izahı var mı? Onlarla hiç mi bir ortak paydası yoktur? Bu kadar yıldır gerek şahsına, gerekse yazı ve kitaplarına hüsn-ü zan besleyen bizleri aleyhine sevketmesi kâr-ı akıl mıdır?
Sözün özü; âlimler bütün ümmetin ortak değerleridir. Birilerinin onları referans gösterip kendi emellerine alet etmesi, onların değerine halel getirtmez. Bu dünyada alet edilemeyecek hiç bir değer yoktur; önemli olan ölçülerde hatta yapmamaktır. Malum ya, Bektaşi’ye sormuşlar: “Niçin namaz kılmıyorsun?” O demiş: “Kur’an’da, ‘Namaza yaklaşmayın’(Nisa: 43) ayeti vardır.” Tekrar sormuşlar: “Ayetin devamını da, okur musun?” Bu kez, (işine gelmediği için) “Ben hafız değilim!” demiş ve ayetin diğer yarısı olan “Sarhoş iken”(Nisa: 43) kısmını okumaktan imtina etmiştir.
Demek, ayeti de alet etmek mümkün olabiliyor. En iyisi, Bektaşilik yapmamaktır! Yani ayeti doğru ve eksiksiz okumaktır. O halde gelin, öyle okuyalım: “Ey iman edenler! Sarhoş iken, namaza yaklaşmayın!” (Nisa: 43)
Allah akıl ve izan versin...
Etiketler:
Abdullah CAN,
DİLİPAK,
eleştirme,
Fetullah GÜLEN,
said nursi
Said Nursi'nin Gayri müslimlere yaklaşımı. Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup elele vereceğiz. Arif KOÇER,Münazarat
8 Ocak 2014 Çarşamba
Yine, Kur’ani bakış açısı, ırk temelinde de hiçbir ayrım yapmaz, çünkü kan, ten ve dillerin farklı oluşu, yaratılışa ait İlahi ayetlerdendir, (Rum, 30/ 22) Bu bağlamda, farklı kavimde yaratılmış olmak, insanın iradesi ile etki edemediği özelliklerdendir, övünme veya yerinme vesilesi yapılmak için yaratılmış vasıflar değildir. Hz. Peygamber (a.s.) in. dezavantajlı gruplardan olan gayrimüslimlerin hukukunu korumak noktasındaki şiddetli tavsiyeleri ve bu konudaki hassasiyeti, çıkış noktası din olan bir adaletsizlikten bağlılarını korumak, onları adil bir çizgide tutmak içindir. Aslında, aynı Yaratıcının kulları olan, aynı kökenden gelen ve aynı ihtiyaçlara sahip olan insanoğlunun, aynı mertebede tutularak, eşit haklara sahip olmasından daha doğal bir şey de olamaz. Bu açıdan dünyaya gelen ilk insan ile son insan arasında da fark olmaması gerektir.[1] Eşitliği bozan ve zulmün ahlaki ve felsefi temellerinden olan bir konu da, kendini büyük ve mükemmel, başkalarını ise küçük ve kusurlu görme yaklaşımıdır. Hâlbuki insanlar ma’budluktan (kusursuz ve tapılacak olmak) uzak olma noktasında da eşit oldukları gibi, yaratılmış ve kusurlu olmak noktasında da eşittirler. İslam hukukunda eşitlik esastır. Ancak açık bir engel var ise genel kuralın dışına çıkılabilir. Fertler veya sınıflar arasında hukukta eşitliğin ortaya konması için eşitliği gerektiren durumu araştırmaya ihtiyaç duyulmaz, aksine eşitliği bozan bir iddia var ise bunun açık delillerle kanıtlanması gerekir. Eşitliği ortadan kaldıran engeller, gerçekleştikleri takdirde bu eşitliği kaldırmada üstün bir yarar ya da eşitliğin uygulanması halinde bir ciddi bir zarar ortaya çıkacak olması gerekir. Bunun dışındaki tüm durumlarda, İslam hukukunda eşitlik esas ilkedir.[2] Bu yüzden İslam hukukundaki temel ilkelerden birisi, kimseye (hiçbir şahsa ve hiçbir ırka) eşitliği bozacak herhangi bir ayrıcalık tanınmamasıdır.[3] Netice olarak; Ayrımcılık, sadece sahip oldukları etnik kimlik ya da inançlarından ötürü belli insanların ya da grupların, tüm insan haklarını sistematik bir biçimde yok sayar. Tüm insan hakları ihlalleri ayrımcı düşüncelerden beslenir, kaynaklanır.[4] Önyargılar tacize ve mağdurlaştırıcı uygulamalara dönüşebilir. Böylece, hak sahibine hakkı verilmez, eşit olanlar arasında eşit muamele yapılmayarak veya farklı olanlara karşı bu farklılığı göz önüne alınmayarak (engelliler gibi) eşit muamele ile adaletten sapılır ve başlı başına zulüm olan ayrımcı muamelelere yol açılır. İslam hukukuna göre, anlaşmalı ve devlete vergi ödeyen zimmîlerin can, malve namusgüvenliği, uyrukluğuna girdikleri İslâm devleti tarafından sağlanır. Buna karşılık zimmîler de devlete cizyevermekle yükümlüdür. Mesela Osmanlı Devletinde bulunan sürekli oturma hakkına sahip olan, Hıristiyanve Yahudi veya başkaca dinden olanlara zimmi denilir. Yahudi ve hristiyanların zimmi, yani zimmet altında olması demek, epistemolojik olarak yahudi ve hristiyanların Osmanlıda korunmasını getirmiştir. Zımmilikte ise, zimmet esastır. Yani zimmilerin tüm haklarının korunması ve mevcudiyeti esastır. Bu vatandaşlar, hukukunun koruması gereken kişiler olup korunmadığı takdirde zimmet suçu işlenmiş olur.[5] Hadisi Şeriflerde bu husus açıkça belirtilmiştir. Hz.Peygamber a.s. “Kim bir zimmiye eziyet ederse ben onun davacısıyım. Ben kime (bu dünyada) davacı olursam, kıyamet gününde de davacı olurum.”[6] demiştir. Yine, Hz. Peygamber (s.a.v.), Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka’b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde: “Şarkta ve Garpta yaşayan tüm hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah’ın, Peygamber’in ve tüm müminlerin himayesindedir. Nasraniyet dini üzere yaşayanlardan hiç kimse kerhen İslam’a icbar edilmeyecektir. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar” maddelerini yazdırdıktan sonra: “Ehl-i Kitap ile ancak en güzel yöntemlerle mücadele edin…(Ankebut, 29/46) ayetini okudu.[7] Bu konuda Hz. Ali: “Her kim ki bizim zımmimizdir, onun kanı bizimki kadar kutsaldır, malları bizim mallarımız kadar tecavüzden masundur” dedi. Başka bir kaynakta, Hz. Ali’nin şöyle dediği naklediliyor: “Zımmi durumunu açıkça kabul edenlerin malları ve hayatları bizimki (yani Müslümanlarınki) gibi kutsaldır.” [8] diyerek, Müslümanın zorunlu olduğu bu husustaki hassasiyeti dile getirmiştir. Bir hekim gibi halkın nabzını tutarak, Kur’andan ilaçlar yazan ve çözümler üretmeye çalışan Bediüzzaman da, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde bu konuya da değinmiş, birlikte yaşama iradesine ve hukukta eşitliğe vurgu yapmıştır. Hıristiyanlıkta teslis inancı gereği esbaba tesir verilmektedir. Bunun sonucu enaniyetli liderler, aynı zamanda dindar olabilmektedir. Zira; “ İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir; vesait ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hristiyanlık ise, "velediyet" fikrini kabul ettiği için, vesait ve esbaba bir kıymet verir, enaniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i ilâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. 1 Avrupa zannedildiği gibi, dinde lakayd değildir, dinine bağlıdır. Sıradan bir Fransıza sarık sar yoksa öldürüleceksin, denilse, beni öldürseniz de milliyetime bu hakareti yapmayacağım diyecektir.“Başta Wilson*, Lloyd George*, Venizelos* gibi Avrupa büyükleri, papaz gibi dinlerine mutaassıp olmaları şahittir ki, Avrupa dinine sahiptir, belki bir cihette mutaassıptır.”[10] Hak dinin fetret derecesinde gizlendiği bu zamanda, Gayrımüslimlerin mazlumları nın, savaşlar gibi büyük felaketlerde ölmeleri durumunda, bu büyük zulmün bir nevi karşılığı olarak mükafat görmeleri, hatta kurtulmaları mümkündür .”Bir zaman, eski harb-i umumîde, düşmanların ehl-i İslâma ve bilhassa çoluk ve çocuklara ettikleri katl ve zulümlerinden pek çok müteellim oluyordum. Fıtratımda şefkat verikkat ziyade olduğundan, tahammülüm haricinde azap çekerdim. Birden kalbime geldi ki, o maktulmasumlar şehid olup veli oluyorlar; fani hayatları, baki bir hayata tebdil ediliyor. Ve zayi olan malları sadaka hükmünde olup baki bir mal ile mübadele olur. Hatta o mazlumlara, kâfir de olsa, ahirette kendilerine göre o dünyevî âfattan çektikleri belâlara mukabil rahmet-i ilâhiyenin hazinesinden öyle mükâfatları var ki, eğer perde-i gayb açılsa, o mazlumlar haklarında büyük bir tezahür-ü rahmet görüp, “Ya Rabbi, şükür elhamdülillâh” diyeceklerini bildim ve kat’î bir surette kanaat getirdim. Ve ifrat-ı şefkatten gelen şiddetli teessür ve elemden kurtuldum.[11] İslamın geldiği dönemde dini bir inkılap olduğu, bu sebeple gayrımüslimler ile yakınlaşmanın nifakı hatıra getirdiğini, ancak bu zamanda medeni- teknik bir inkılap olduğunu, dünyevi işler noktasında gayrımüslimler ile temasın hiçbir mahsuru olmadığını belirtir. ”Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azim-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhanı nokta-i dine çevirdiğinden bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp,muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin şimdi âlemde bir inkılâb-ı acib-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhanı zabt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet ve terakki ve dünyadır. Zaten onların ekserisi dinlerine o kadar mukayyeddeğildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’anîde dahil değildir.” der.[12] İki dünya saadetini isteyen, dostlarına karşı mürüvvetkarane muaşeret, düşmanlarına karşı sulhkarane muamele etmelidir, der. Gayrımüslimlerin inanç noktasında hasım gibi kabul edenler için dahi, esas olan barış içinde muamele etmektir. Çünkü düşmanlıktan kimseye fayda gelmez. Hesapları görecek ise yalnız din gününün sahibi olan Allah’tır. Kimsenin inanç noktasında hesabını görmek, hakkımız ve haddimiz değildir. Gayrımüslimlerin idareci olabileceğini belirtir. Saatçi olabildikleri gibi, kaymakam da olabilirler, der. Çünkü millet iradesinin şura ile yansıdığı meşrutiyette, idareci tahakküm eden değil ancak halkın hizmetkarıdır. Bu sebeple bir sakınca yoktur. S— Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar, nasıl olur? C— Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi... zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir.4 Hükümet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa; kaymakam ve vali, reis değil, belki ücretli hizmetkârdır. Gayr-i müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farzediniz ki, memuriyet riyaset, bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza ve riyasetimize şerik ettiğimiz vakitte; millet-i İslâmiyeden aktar-ı âlemde üç yüz bin adamın riyasetine yol açılır. Biri zayi edip, bini kazanan zarar etmez. Yine gayrımüslimlerin orduya da alınabileceğini belirtir. Bunun sosyal hayatın bir zorunluluğu olduğunu da söyler. Müslümanların ordu içinde olmaları ve savaşlar sebebiyle nesillerinin azaldığını, fakirleştiklerini, halbuki, gayrımüslimlerin sanat, ziraat ve ticaret vasıtasıyla zenginleştiklerini ve çoğaldıklarını belirtir. Orduya alınmaları halinde hiçbir zarar da doğmayacaktır. Zira dağınık bir şekilde bulundukları için, bundan sosyal bünye için tehlikeli bir sonuç çıkmayacaktır. S— Gayr-ı müslimin askerliği nasıl caiz olur? C— Dört vecihle: Evvelâ: Askerlik kavga içindir. Dünkü gün siz o dehşetli ayı ile boğuştuğunuz vakit karılar, çingeneler, çocuklar, itler size yardım ettiklerinde size ayıp mı oldu? Saniyen: Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın, Arap müşriklerinden muahidve halifleri vardı. Beraber kavgaya giderdiler. Bunlar ise, ehl-i kitaptır. Orduda toplu olmayıp müteferrik olduklarından, bizdeki ekseriyet ve kuvvet-i hissiyat, mazarrat-ı mütevehhimeye karşı sed çeker. Salisen: Düvel-i İslâmiyede velev nadiren olsun gayr-ı müslim, askerlikte istihdamolunmuştur. Yeniçeri ocağı buna şahiddir. Rabian: Neslen ve serveten tedennimize ve gayr-ı müslimlerin terakkisine sebep, askerliğin bizde münhasır olması idi. Zira bundan kaç asır evvel şu devletin nüfus-u İslâmiyesi kırk milyondan fazla idi. Ve şimdilik, içimizdeki o gayr-ı müslimler, o vakitte yalnız beş-altı milyon di. Servet ve ticaret elimizde idi. Halbuki biz yirmiye yuvarlandık, fakrbataklığına düştük onlar fakrın ayağı altından çıkıp servetin başına binerek, on milyona çıktılar.[13] Devlet görevleri için hem dindar hem de ehil, işi iyi bilen insanların tercih edilmesinde fayda olduğunu, ancak bunlar tüm işler için kafi derecede olmadığından, sözkonusu iş ve sanat ise, mahir/ ehil olanın tercih edilmesi gerektiğini belirtir.S— meclis-i mebusanda Hristiyanlar, Yahudiler vardır. Onlarınreylerinin şeriatta ne kıymeti vardır? C— Evvela: Meşverette hüküm ekserindir, ekser ise müslümandır. Altmıştan fazla ulemadır. Mebus hürdür, hiçbir tesir altında olmamak gerektir. Demek hâkim İslâm’dır. Saniyen: Saati yapmakta veyahud makineyi işletmekte sanatkâr bir “Harco” veya “Berham”ın re’yi muteberdir. Şeriat reddetmediği gibi meclis-i mebusan’daki mesalih-i siyasiyeve menafi-i iktisadiyedahi ekseri bu kabilden olduğundan red etmemek lazım gelir. Amma ahkâm ve hukuk ise, zaten tebeddül etmez. Tatbikat ve tercihattır ki, meşverete ihtiyaç gösterir. Mebusların vazifesi, o ahkâm ve hukuku sû-i istimâl etmemek ve bazı kadı ve müftülerin hilelerine meydan vermemek için bazı kanunları yapmak, etrafına sur etmektir. Aslın tebdiline gitmek olamaz. Gidilse intihardır.[14] Evet, neam! Hakkınız var. Fakat hamiyetayrı, iş ayrıdır. Bence bir kalb ve vicdan fezâil-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakiki hamiyetve sadakat ve adalet beklenilmez. Fakat iş ve sanat başka olduğu için fâsık bir adam güzel çobanlık edebilir. ayyaşbir adam, ayyaşolmadığı vakitte iyi saat yapabilir. İşte şimdi salâhat ve mahareti, tabir-i âherle fazileti ve hamiyeti, nur-u kalbve nur-u fikri cem’ edenler vezaife kifâyet etmezler. Öyle ise ya maharettir veya salâhattır; maharet ise müreccahtır.[15] Bediüzzaman Said-i Nursi, II. Meşrutiyetin başında doğudaki Kürt aşiretlerini gezer ve onlara tavsiye ve ikazlarda bulunur. Osmanlıda uzun yıllar “millet-i sadıka” olarak geçen Ermenilerin ırkçı düşünceler ile tahrik edildiği, provoke edildiği bir dönemde ortak paydaya ve sosyal hayatın gerekliliklerine işaret eder. Bugün bile önyargıların kol gezdiği böyle bir alanda, asrın fıkhını okumuş bir İslam âliminin bu konudaki sorulara verdiği cevaplara bakmakta fayda bulunmaktadır. Bediüzzaman Ermeni’ler örneği ile gayrımüslimlere bakışının genel özelliklerini de serdetmiş olur. İkinci meşrutiyetin ilanından sonra, “hürriyet iyidir, güzeldir. Fakat şu Ermeniler’in hürriyeti çirkin görünüyor, bizi düşündürür.” sorusuna “Onların hürriyeti onlara zulmetmemek ve rahat bırakmaktır. Bu ise şer’îdir.(İslamidir) Bundan fazlası sizin fenalığınıza, divaneliğinize karşı bir tecavüzleridir, cehaletinizden bir istifadeleridir.”der. Ayrıca sosyal hayata dönük faydacı bir yaklaşımla “içimizdeki Ermeniler üç milyon olmadığı gibi, gayr-ı müslimler dahi on milyon yoktur. Halbuki bizim milletimiz ve ebedî kardeşlerimiz üç yüz milyondan ziyade iken, üç müdhiş kayd ile mukayyed (kayıtlı, bağlı) olup, ecnebilerin istibdad-ı maneviyelerinin taht-ı esaretlerinde (manevi baskılarının esirliği altında) ezilirler. Bence onlar eskiden beri hür idiler. Zira fikr-i milliyet, hürriyetin pederidir. Gene esir Ekrad ve Etrak (Kürdler ve Türkler) idi. İşte o yalancı kaydı üç veya on milyonun ayağında açıyoruz, tâ ki üç kayd ile mukayyed üçyüz milyon İslâm’ın hürriyetine meydan açılsın. Elbette acilen üçü veren ve âcilen üçyüzü kazananın hasarat” etmediğini söyler.[16] Yine “gayr-ı müslimlerle nasıl müsavi(denk) olacağız?” sorusuna insan hakları alanında eşitlik ilkesinin esas olduğuna vurgu yaparak, “müsavat ise fazilet ve şerefte değildir, hukuktadır. Hukukta ise şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat karıncaya ayak basmayınız dese, tazibinden(azap vermekten) men’ ederse, nasıl benî-Âdem’in(insanoğlunun) hukukunu ihmal eder?”diyerek devlet başkanı olduğu dönemde, Hz.Alinin sıradan bir Yahudi ile eşit koşullarda yargılanmasını ve Kürtlerin övüncü olan Salâhaddin-i Eyyubî’nin miskin bir Hıristiyan ile karşılıklı muhakemesini buna delil olarak getirir. Ermenilere karşı, ‘İslamın adaletinin hakkı ile gösterilemediğini, şeriat dairesindeki haklarının istibdadın kötü alışkanlıkları ve sonuçları sebebiyle verilemediğini belirterek’ özeleştiri yapar.[17] “Ermeniler bize düşmanlık edip, hile ve hıyanet ediyorlar. Nasıl dostluk üzerinde ittifak edeceğiz? sorusuna, “Düşmanlığın sebebi olan istibdat (baskıcılık, saltanat) öldü. İstibdadın zevaliyle dostluk hayat bulacak. Size bunu kat’iyen söylüyorum ki, şu memleketin saadeti ve selâmeti Ermenilerle ittifak ve dost olmaya vabestedir(bağlıdır). Fakat mütezellilâne (zillet içinde) dost olmak değil, belki izzet-i milliyeyi (milli onuru) muhafaza ederek, musalâha (barış) elini uzatmaktır. Bir şey söyleyeceğim: Eğer mümkündür, Ermeniler birden sahife-i vücuttan (varlık aleminden) silinsin. Olabilir; yalnız, size husumetin (düşmanlığın) bir faydası olsun. Yoksa mutlaka husumet zarardır. Halbuki Âdem a.s. zamanından, yolda arkadaşlık eden bizimle gelmiş büyük bir unsurun zevali (yokolması) değil, belki küçük bir kavmin mahvı dahi imkansızdır. Ömerdılan kabilesi bin senedir yine Ömerdılan’dır. Hem de onlar uyanmışlar; siz uykudasınız, rüya görüyorsunuz. Hem de fikr-i milliyetle müttefik(birleşmiş) ve kavîdirler(kuvvetlidirler); siz, ihtilâfla(sürtüşmelerle) şimdilik boşsunuz. Hem de galebe etmek istiyorsanız; onlar sizi mağlup ettiği silah ile yani akıl ile, fikr-i milliyet (milliyet fikri) ile, meyl-i terakki (yükselme meyli) ile, temayül-ü adalet ile (adalete yönelmekle) mağlup edebilirsiniz. Bence şimdi kılıç vuran, o kılıcın aksi döner, yetimlerine dokunur. Şimdi galebe kılıç ile değildir. Kılıç olmalı, lâkin aklın elinde. Hem de dostluğun sebebi vardır. Zira komşudurlar. Komşuluk, dostluğun komşusudur. Hem de onlar uyandılar, dünyaya yayıldılar, terakkiyat tohumlarını topladılar, vatanımızda ekecekler. Bizi medeniyete mecbur, terakkiye ikaz, bizdeki fikr-i milliyeti hüşyar ediyorlar(uyandırıyorlar). İşte şu noktalara binaen, onlarla ittifak etmek lazımdır. Hem de bizim düşmanımız ve bizi mahveden, cehalet ağa ve oğlu zaruret(fakirlik) efendi ve hafidi(yardımcısı) husumet (düşmanlık) beydir. Ermeniler bize düşmanlık etmişlerse, şu üç müfsidin (bozguncunun) kumandası altında yapmışlar.”[18] diye sosyal bağların ve zamanın gereğinin Ermenilerle ittifak etmek olduğunu belirterek, bunun zıddına oluşan düşmanlıkların, Kürtlerdeki, cahillik, fakirlik ve düşmanlık hastalıklarından kaynaklandığını belirtir. Özelde Kürtlerin, genelde İslam toplumlarının en büyük düşmanlarının cahillik, fakirlik ve ihtilaflar olduğunu, cahilliğin İslam ile aydınlanmış bilgi, fakirliğin sanat, tarım ve ticarete verilecek önem ile ve ihtilafın, sürtüşmelerin ise ittifak, birlik silahlarıyla yenilebileceğini söyler. “Amma, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevk eden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup elele vereceğiz. Zira husumette fenalık var. Husumete vaktimiz yoktur.” der.[19] Milliyet fikri ile uyanmış bir Ermeninin himmetinin, gayret ettiği şeyin bütün milleti olduğunu, sanki milletinin küçülerek ona dönüştüğünü ve onun kalbinde yerleştiğini söyler. Bu şekilde uyanmış, yüksek düşünen bir Ermeninin, kolaylıkla hayatını, ruhunu milleti için feda edebileceğini belirtir.[20] “Ermeni fedaileri o kadar fenalık ettikleri halde, şimdi en muteber onlar oldular. Zehirlerine tiryak(ilaç) nazarıyla bakıldı.” sorusuna ise, ‘yaptıkları kötü işlerin gizli toplumsal bir yarayı açığa vurduğunu ve 2.Meşrutiyetin ilanı gibi bir iyiliğin oluşmasına katkı yaptığını, ancak bundan sonra onların da eski yanlışlarından vazgeçmeleri gerektiğini’ söyler.[21] 2.Meşrutiyetten sonra Ermenilerin kaymakam ve vali olmalarını yadırgayan bir soruya ise, Meşrutiyetin milletin hâkimiyeti olduğunu, hükümetin vali ve kaymakamının ise ücretli hizmetkârlar olduğunu söyleyerek, saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi kaymakam ve vali de olmalarında bir sakınca olmadığını belirtir.[22] 1. Dünya Savaşı sonrası gazetelerin, Paris’te, Şerif Paşa ile Ermeni Heyet-i Murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında, Kürdistan ve Ermenistan hakkında bir itilaf akdedildiğini (anlaşma yapıldığını) yazarak Kürd kamuoyundan bir açıklama beklemesine karşılık, buna karşı çıkmış ve Kürtlerin, dört buçuk asırdan beri İslam birliğinin fedakâr ve cesur hizmetkâr ve taraftarları olarak yaşamış ve dini geleneğine sadakati hayat gayesi bilmiş olduklarını söylemiş, Kürt büyüklerinden Ahmet Arif ve Muhammed Sıdık ile birlikte yaptığı ortak açıklamada, böyle bir oluşuma destek veremeyeceklerini, belirtmiştir.[23] Bu o dönemki İslam ortak paydası ve bağı sebebiyle, zor durumda olan Türklere karşı vefalılığın bir gereği olarak açığa çıkan bir harekettir. Üstad Bediüzzaman, dinsizlik akımının her yeri istila eden hücumu karşısında, bu tahribata karşı, Hıristiyanların dindar ruhanileri ile dahi ittifak edilebileceğini, kaydeder. “Hatta, hadis-i sahihle, ahirzamanda İsevîlerin hakiki dindarları ehl-i Kur’an ile ittifak edip, müşterek düşmanları olan zındıkaya karşı dayanacakları gibi; şu zamanda dahi ehl-i diyanet ve ehl-i hakikat, değil yalnız dindaşı, meslektaşı, kardeşi olanlarla samimi ittifak etmek, belki Hristiyanların hakiki dindar ruhanileri ile dahi, medar-ı ihtilâf noktaları muvakkaten medar-ı münakaşa ve niza etmeyerek, müşterek düşmanları olan mütecaviz dinsizlere karşı ittifaka muhtaçtırlar.” [24]der. Netice olarak, etik olarak ve inancımızdan gelen bir zorunluluk olarak, tüm gayrımüslimler ve Ermeniler, Müslümanlar için canı, malı, ırzı bizlerin zimmetinde olan vatandaşlarımızdır. Değil onlara karşı ırkçı yaklaşımlarla dışlayıcı, ürkütücü bir tavır almak, aksine onların böylesi ayrımcı muamelelere karşı yanında olmak bizlere yakışandır. Varlık vergisi mezalimi ve sonrasında 6-7 eylül olayları tüm gayrımüslimlere ciddi acılar yaşatılmıştır. Medeni bir topluma yakışan geçmişin hataları üzerinden kan davası gütmek ve acıları yarıştırmak değil, karşılıklı empati ile yanlışlarla yüzleşmek, geleceğe dönük barış içinde yaşanacak bir iklimi inşa etmektir. İmparatorluk bakiyesi çok dinli, çok dilli bir toplumun devamı olmak yönüyle bu konuda tarihi altyapı vardır. Yeter ki, başkalarını aşağılamayı esas yapan ırkçı düşünceleri, zihin dünyamızdan ve şuur altımızdan tümüyle çıkartıp, bu virüsten temizlenebilelim…Bu ülke hepimize fazlasıyla yeter…
Mehmet Arif Koçer-Hukukçu
İnsan Hakları Aktivisti
[1]Sahip Beroje, “İslam ve Batı Felsefesi Açısından Haklar Perspektiği ve Günümüzdeki İnsan Hakları İhlallerine Etkisi” Tezkire dergisi, Düşünce, Siyaset, Sosyal Bilim Dergisi, Sy.45, Ekim, Aralık, 2006, 139.
[2]Aşur, İslam Hukuk Felsefesi Gaye Problemi, 102, 103.
[3]El-Asl ademü’l- hususiyye: Asıl olan kimseye ayrıcalık tanınmamasıdır.
[5] Erişim: [http://tr.wikipedia.org/wiki/Zimmi] Erişim tarihi: 20.03.2012
[6] Acluni, Keşfu’l-Hafa’ II, 218
[7] Erişim: [http://www.fikirbahcesi.org/hukuk/zimmilerle-ilgili-hukumler.html] Erişim tarihi: 20.03.2012
[8] İslamda Devlet Nizamı, Ebu-l A’la-El Mevdudi, Hilal Yayınları, 1967, s. 76
[9] Mektubat, Said Nursi, Zehra Yayınevi, 2006, İstanbul, 369
[10] Nursi, Mektubat, 368
[11] Nursi, Kastamonu Lahikası, İstanbul, 2006, 53
[12] Nursi, İçtimai Dersler, 2004, İstanbul, 109,110
[13] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 112
[14] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 93
[15] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat,101
[16] Said Nursi, İçtimai Dersler, Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2006, Münazarat, 104, 105
[17] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 107
[18] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 108
[19] Nursi, İçtimai Dersler, İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi, 160
[20] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 125
[21] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat,112-113
[22] Nursi, İçtimai Dersler, Münazarat, 114
[23] Nursi İçtimai Dersler, Makaleler, 577
[24] Lem’alar, Said Nursi, Zehra Yayınevi, 2006, İstanbul,189
|
Etiketler:
Arif KOÇER,
Ermeniler,
Gayri müslimler,
Münazarat,
said nursi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)