Pages

Qereqoçani

Qereqoçani
Qereqoçani

Bediüzzaman Said NURSİ'nin Uhuvvet(Kardeşlik) çağrısı.(1) Bu çağrıya değil sadece Türkiye, bütün İslam alemi kulak vermelidir. -devam edecek-

7 Ocak 2014 Salı

YİRMİİKİNCİ MEKTUB




1     2
[Şu Mektub iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.]


Birinci Mebhas
  3
4
5
Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adavete sebebiyet veren tarafgirlik ve inad ve hased, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı maneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir. Şu hakikatin gayet çok vücuhundan altı vechini beyan ederiz.
BİRİNCİ VECİH: Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü’mine kin ve adavet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz masum ile bir cani var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece
zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semavata işittirecek derecede bağıracaksın. Hatta bir tek masum, dokuz cani olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.
Aynen öyle de, sen, bir hane-i rabbaniye ve bir sefine-i ilâhiye olan bir mü’minin vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı masume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir cani sıfatı yüzünden ona kin ve adavet bağlamakla o hane-i maneviye-i vücudun manen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şeni ve gaddar bir zulümdür.
İKİNCİ VECİH: Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zira malûmdur ki, adavet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mana-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüchaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adavet mecazî olur, acımak suretine inkılâb eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslâhına çalışır. Onun için, nass-ı hadis ile, "Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek."  1
Eğer esbab-ı adavet galebe çalıp, adavet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellûk suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adavet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsaf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü’mine karşı adavete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusuratı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu aklın varsa anlarsın.
Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder. Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla o adama karşı dostane bir rabıta anlarsın ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan arkadaşane bir alâka telâkki edersin ve bir memlekette beraber bulunmakla uhuvvetkârane bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuur ile ve sana gösterdiği ve bildirdiği esma-i ilâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlikınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir... bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir... bir, bir, yüze kadar bir, bir. Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir... ona kadar bir, bir. Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak manevî zincirler bulundukları halde, şikak ve nifaka, kin ve adavete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adavet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebat-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemiş ise, aklın sönmemiş ise anlarsın.


Mehmet GÖRMEZ'denden itidal çağrısı. Said NURSİ'den de aynı meyanda sözler.


Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, son günlerde İslam dünyasında ve Türkiye'de olup bitenlerle atıfta bulunarak, herkesin kendini hakikatinyerine koymaya kalkıştığını söyledi. Görmez, "Allah Müslümanlara hakikatin yanında olmayı ve hakikate hizmet etmeye emretti. Kendimizi hakikatin yerine koymayı emretmiyor. Üzülerek belirteyim en büyük yanlışlarımızdan bir tanesi herkes kendini, kendi düşüncesini, kendi hizbini, kendi cemaatini hakikatin yerinekoymaya çalışıyor. Hiç kimse hakikat avucumda benim diyemez. Biz hepimiz hakikatin yolunda olmakla mükellefiz." dedi.
Benzeri anlayşı Bediüzzaman Mektubat  kitabında; Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, "Mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "Yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yoktur.
1
sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz, başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.
İkinci Düstur: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti halis olmayan bir adam, nasihati bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.
Üçüncü Düstur: Adavet etmek istersen, kalbindeki adavete adavet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmarene ve heva-i nefsine adavet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adavet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adavet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adavet hasleti, her şeyden evvel kendisi adavete lâyıktır. Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adaveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedamet eder, sana dost olur...
2  hükmünce, mü’minin şe’ni, kerim olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leim bile olsa, iman cihetinde kerimdir. Evet, fena bir adama "İyisin, iyisin" desen iyileşmesi ve iyi adama "Fenasın, fenasın" desen fenalaşması çok vuku bulur. Öyle ise,     




3
4
gibi desatir-i kudsiye-i Kur’aniyeye kulak ver. Saadet ve selâmet ondadır.

"Son yıllarda, günlerde İslam dünyasında, Türkiye'de olup bitenler, kendisini dindar olarak tavsif eden insanların yapıp ettiklerinden dolayı sakın dine küsmeyin. Eğer dini sadece dindarların hayatında görmeye kalkışırsanız yanılırsınız." diye uyarılarda bulunan Başkan Görmez, şöyle devam etti: "Bugün Bağdat'ta, Şam'da, Kahire'de ateşler yükseliyor. En büyük sebebi herkes hakikatin yerine kendini koymaya kalkışıyor. Allah biz Müslümanlara hakikatin yanında olmayı emretti. Kendimizi hakikatin yerine koymayı emretmiyor. Üzülerek belirteyim, en büyükyanlışlarımızdan bir tanesi herkes kendini, kendi düşüncesini, kendi hizbini, kendi cemaatini hakikatin yerine koymaya çalışıyor. Hâlbuki biz hepimiz hakikatin yolunda hizmet etmekle emrolunduk. Hiç kimse hakikat avucumda, hakikat benim diyemez. Biz hepimiz hakikatin yolunda olmak mükellefiz."
"HAKİKATİN YOLUNDA MESAFE ALARAK SORULARA CEVAP BULABİLİRSİNİZ"
Batı dünyasında dine koyulan mesafelerin, din karşıtı bütün ideolojilerin, sekülerizmin, dünyevileşmenin dindarların tartışmalarından meydana geldiğini dikkat çeken Başkan Görmez, dindarın birbirleriyle yüz yıl mezhep çatışmaları içerisine girdiğini dikkat çekerek, "Ve genç kuşaklar dediler ki, 'eğer din buysa, biz o dünyada yokuz dediler.' Dinden ve dinin hakikatinden kopmayı tercih ettiler." diye konuştu.
"Korkarım bugün İslam dünyasında da bu anlamsız beyhude tartışmalar, bu dindarların birbirleriyle ilgili anlamsız güç kavgaları, anlamsız güç tutkuları genç kuşakların zihninde aynı neticeleri doğuracak diye endişe ediyorum." ifadesini kullanan Başkan Görmez, "Onlar da, 'eğer din buysa, eğer dindarlık buysa, biz burada yokuz' diyecekler diye endişe ediyorum.  

Lütfen siz mabedi yeniden tanımlayarak iman, akılüniversitebilim ilişkisini yeniden inşa ederek ama kendinizi hakikatin yerine koymadan, hakikatin yolunda mesafeler kat ederek ancak busoruların cevaplarını bulabilirsiniz." dedi.

Fetullah Hoca'nın yıllar önce "baş örtüsü furuattır" sözüne güzel bir yorum.

6 Ocak 2014 Pazartesi



KADINLAR ÜNİVERSİTEYE GİTTİ BEŞERİ BAŞTAN ÇIKARDI
 ÜNİVERSİTEYE GİTMEMELİ

(Dağ Meyvesi Acı da Olsa Devadır. Seri yazılar-2)
          
 Öncelikle şunu belirtmeliyim, bu yazımda birinci derece muhatabım  dindar kesimdir.

Bu başlıkla hiçbir dergi böyle bir yazıyı yayınlamaz. Ama Ortak Zemin Dergisi farklı fikirlere açık olduğundan ve  fikirlere ipotek koymadığından bu yazıyı yayınladı. Hakaret içermedikten sonra bırakın insanlar fikirlerini yazsınlar ve bırakın insanlar kendileri karar versinler…Senin gibi düşünmüyorlar diye önyargılı davranarak adamı aforoz etme…Belki onun düşüncesi doğru seninki yanlıştır. Böyle yazı mı? Olur deme, ilk önce oku, sonra karar ver! Daha sonra eleştiri oklarını fırlat. Yargısız infazın neticesi pişmanlıktır.
Bundan dolayı  t e ş e k k ü r l e r  Ortak Zemin…

Yazıyı yazarken şu bizim medenilerin tepkisinden çok, Müslümanlarımızın tepkisinden korktum. Zülfü yare dokunmak her yiğidin harcı değil, ezberleri bozmak kolay değil. “Kabri kalpten hakaik çıplak çıktı namahrem olan nazar etmesin”.(Münazarat)
Yazının başlığını okuyanlar eminim irkilmişlerdir. Tabi irkilirler, çünkü Avrupa kültürünün  etkisi altında kalmışlardır. Evet biraz acı söyledik ama vakıa bu…Dağ meyvesi acı da olsa devadır…

Yanlış anlaşılmasın, kadınlar okumasın demiyoruz, erkeklerle beraber okumalarına karşı çıkıyoruz. Çünkü Kuranı Kerimde; ilim her erkek ve kadın üzerine farzdır denilmektedir. Ama ayrı ayrı okusunlar istiyoruz.

Amerika’da özel bir okulun erkekleri ayrı, kızları ayrı okuduğu için çok önemli başarılar sağladığını gazeteler yazmıştı. Sonra Bediüzzaman, tesis etmek istediği Medresetüzzehra projesinde kadınlara neden yer vermemiştir. Hangi İslam medreselerinde kadınlar ve erkekler beraber tedris görmüştür. Mısır’daki El-Ezher üniversitesinde var mıdır? Onun için Avrupa’nın ve sistemin kurallarının çarklarının dişlileri arasında parçalanmaktansa  kendi dinamiklerimizi oluşturmalıyız.
Madem karma olmayan eğitim bu kadar başarı sağlıyorsa, o halde devlet erkanı kolları sıvamalıdır. Bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da Avrupa’yı taklit etmenin gereği yoktur. Mesele insanımızın başarısı  ise bu yapılmalıdır.

Bu zamanda üniversiteler karmadır, nasıl edelim? Göndermeyeceksin… gücün yetmiyorsa alttan alacaksın belki kararı ona bırakacaksın ama alternatif oluşturacaksın. Alternatif için de kafa yormazlar- ki… Çünkü sakınca görmüyorlar. Hele bir de zaman değişmiş demezler mi?...daha da kötüsü Hz. Ali’nin "Çocukları kendi zamanınıza göre değil, bulundukları zamana göre yetiştiriniz."sözünü delil getirmezler mi?

Bir kere alıştırdık, yada bu rejim alıştırdı, göndermezsek kızlarımız bunalıma girer. Korkma…! bunalıma girmez, asıl bunalım bir erkekle arkadaşlık kuracağı zaman başlar.-Biz diğerlerine benzemeyiz- Kızımız ilk ve ortaokuldayken, yavaş yavaş çeşitli vesileleri kullanarak, kırmadan dökmeden o büyük arzuyu, o olmazsa olmaz üniversite arzusunu kırmağa çalışmalıyız. Hem açık öğretim denen bir şey var! Hatırlatırım…

Hem üniversiteye gitse nolucak! dört beş sene erkeklerle beraber okuyacak, e sonra… avukat olacak, mühendis olacak, öğretmen olacak… yine erkeklerle beraber görev yapacak… Sen Ey Müslüman bacım! üç manto ve üç başörtüsü üst üste taksan da bu kadar büyük vebali temizleyemezsin… ve sen ey Müslüman kardeşim…! buna sebep olduğun için sen de bu vebale ortaksın…

Eşleri çalışan Müslümanlar, bu büyük vebalden kendilerini nasıl kurtaracaklar diye şimdiden düşünmeğe başlasınlar…En azından, mecbur olmadan çalışmanın caiz olmadığını anlatarak ikna etsinler.  Böylece belki  kendilerini vebalden kurtarabilirler. Şehit İzzeddin YILDIRIM’ın, eşlerini çalıştıran kimseler hakkında söylediği çok ağır bir sözü vardı, burada söylemeyeceğim. Çünkü her doğru her yerde söylenmez. Korkmayın aç kalmazsınız! Çünkü  helal rızık Taahhüdü Rabbani altındadır. Hem iktisat ve kanaat bereket getirir.(hadis)

Doktor olsa olmaz mı? Bayan doktora ihtiyaç var. Ona da ihtiyaç yok, çünkü piyasa bayan doktorla dolu. Şunu iyi bilmek gerekir ki, bu zaman da en büyük mesele imanı kurtarmak meselesidir. Adamın   ebedi hayatı mahvolduktan sonra baroların başkanı, doktorların kralı olsa neye yarar!
Hem sonra fizik, kimya alet ilmidir, asıl değildir.

Bundan dolayı benden gücenmeyiniz, dost acı söyler. Birbirimizi uyarmak vazifemizdir. Hem Bediüzzaman demiyor mu? Gafil kafaya bir tokmak bir dersi ibrettir.

Onlar kınayanların kınamasından korkmazlar.(Ayet) Hakkın hatırı alidir hiçbir hatıra feda edilmez, ben hakkı söylerim kimin hatırı kırılırsa kırılsın yeter ki hak sağ olsun.(İhlas Risalesi)
.
Üniversiteye gideyim oradaki insanlara dini anlatırım diyen bacılarımızın sayısı çok azdır. Öyle olsa dahi fetva verilmez. Ekseriyetle şu görüş hakimdir; maaşlı bir işte çalışırım, maaşlı bir de koca bulurum, çift maaşla bir ev, birde araba alırız, dünyada rahat ederiz. Oh! ne güzel, gel keyfim gel… Tamam dünyada rahat edersin de ya ahiret ne olacak… Zindanı atalete düştüğümüzün bir sebebi de meyli rahat değil midir? En bahtiyar insan,  dünyası için ahiretini feda etmeyendir. Hem artık eşinin çalışmasını istemeyen üniversite mezunu Müslümanların sayısı gün be gün çoğalıyor. Hatırlatırım…
Bir Anekdot: Matematik fakültesinden mezun dindar bir erkek arkadaşımız, evleneceğim kadın da matematikçi olmalıdır dedi, maalesef evde kaldı… 


Müslümanlar,  kızlarını üniversiteye göndermek meselesini adeta  imanın yedinci şartıymış gibi görüyorlar. Boşuna dememiş Ahmet ALTAN, Müslümanlar Kemalistleştirildi diye…

Ben, Müslüman kızlarımızın üniversite kapılarından geri çevrilmelerini şefkat tokatı olarak yorumluyorum. Beşer zulm eder Allah adalet eder. Evet gayri meşru bir muhabbetin cezası merhametsiz azap çekmektir.

Dört-beş sene üniversite okuyacağına, dört-beş sene Nur medreselerinde Risale-i Nur tedrisi yapsa daha güzel olmaz mı? Rejimin inadına, ev sohbetleri başlatsınlar, nur medreseleri açsınlar, evlerini medreseye çevirsinler, çocuklarını yetiştirsinler, komşunun çocuklarını yetiştirsinler, talebe yetiştirsinler, durmasınlar, dinlenmesinler… hem Allah’ı tanımamıza yarayan fizik, kimya, tarih derslerini evlerinde de okuyabilirler.     İşte böyle alternatifler oluşturmak lazım…alternatif üretmek akademisyenlerimizin görevi olduğundan, bu mevzuyu onlara havale ederek konumuza devam ediyoruz.

Tabi önce karar vermek lazım, tam bir kararlılık olmadan yapılan işler cılız kalır, şevksizlik olur ve tam başarıya ulaşılmaz. Hele şüpheler…!  insanın içini kemirir durur. Bu itibarla tam bir inanç lazımdır. Ya üniversite, ya değil! Değil dediğin an, alternatif üretmeyi düşünürsün.

Başörtüsü sorunundan dolayı okulunu  terk eden, kendisini İslami hizmetlere veren, bu meyanda iman telkiniyle çoğu kızımızın ahiretini kurtarmağa vesile olan çok fedakar bacılarımız var. Hatta tıp 5. sınıfta okulu bırakan bacılarımızı da biliyoruz. Evet doktor olamadı, hastaları iyileştiremedi,(bu işi yapan zaten çok) fakat manevi hastaları iyileştirdi, yani vesile oldu. Belki dünya saadetlerine hizmet edemedi, ama uhrevi saadetlerine hizmet etti.

Bediüzzaman’ın bu sözü kulaklara küpe olmalı, oğlum paşa olsun der hafızlık mektebinden alır, asri mektebine gönderir. Dikkatinizi çekerim! Kızım demiyor oğlum diyor. Evet oğlun dahi olsa eğer göndereceğin okul onu dinden, imandan uzaklaştırıyorsa, Allah’tan, Kurandan, Peygamberden uzaklaştırıyorsa, onun imanı namına o okula göndermemek  daha evladır. Fakat şimdi dinsiz felsefeyi tar u mar eden Risale i Nurun hayrına üniversitelerde inançlı gençler çıkıyor artık… ama şunu iyi bilmek gerekir ki, birinci vazifemiz asla ve asla üniversite değildir, imanla kabre girmektir.

Biri dese, başımı açsam öğretmenlik yapsam birçok insana dini anlatma imkanım olacak... Bu anlayış da doğru değil, çünkü  Şeriatte bir usul vardır; “maslahatlar nasların hükmünü bozamaz.” Yani örtünme nastır ve Farz-ı Ayn’dır.
Bazı hocaların, “kadının başını örtmesi meselesi bir iman meselesi ölçüsünde önemli değildir. Allah'a karşı kulluk, umumi manada kulluk meselesi ölçüsünde önem arz etmez bunlar. Teferruata ait meselelerdir. Nitekim, yani Allah'a iman meselesi ta Mekke'de efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra zekat farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum peygamberliğin 16'ncı, 17'ncı senesinde Müslüman kadınların başları açıktır.” Sözünden, maslahat olduğunda başlarını açabilirler vurgusu var. Tahkik ehl-i bunu anlar. Alimleri kızdırmayayım diye üstü kapalı konuşmalardır bunlar…Nitekim bu sözle, okumak adına nice Müslümanlar başlarını açtılar. Vebali fetva verenlerin başına.  Evet iman meselesi değil bu doğrudur, yani başını örtmeyen kafir olmaz, ancak örtünmeyi inkar ederse kafir olur. Örtünmeyen günahkar olur. Fakat şöyle bir tehlikeyle karşı karşıya kalabilir, günah kalbe işleye işleye ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırır. Yani önemsemediğimiz örtünme, teferruattır dediğimiz tesettür, imansızlığa kapı açabilir, kızcağızın ebedi hayatına mal olabilir. İman meselelerine göre ikinci üçüncü sıradadır denilebilir, teferruattır demek meseleyi hafife almaktır. Arzi bir fetvadır.
Piyasadaki kitapların çoğu islamı anlatıyor, iman meselelerini anlatmıyor. Bediüzzaman, dinin temeli olan iman meselelerini çokca anlatmış, bu konuda ezberleri bozmuş, fakat İslam meselelerini de anlatmaktan geri kalmamıştır.  Nitekim Lemalar kitabında; “Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üçyüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düsturu ilahiyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkum eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adalet varsa, o kararı ret ve bu hükmü nakzedecektir.”sözüyle tesettürün farz olduğunu ve hiçbir maslahatın o hükmü kaldıramayacağını kanıtlamaktadır.
Hiç düşündük mü? Türkiye’de çığ gibi büyüyen boşanmaların sebebini…ve aşırı lüks tüketimin sebebini…Üniversitelerin payı hiç mi? Yoktur. İşte Avrupa’nın bize bıraktığı miras!….
Geçenlerde Amerikan gazetelerinde, başı örtülü kadınların  Gucci çantalar kullandıklarını ve trilyonluk araba almak için sıraya girdiklerini yazıyordu. Yazık! Ne hale geldik. Ekser Müslümanlar aç iken tereffühe izni şer’i yoktur. Şeriatı dinleyen kim. Dinlemeyin bakalım, bir gün size dinletirler.
Birde bu durumun aksine olarak, kadına hürriyet vereyim derken, onu bir mal gibi kullanarak, cüz’i bir maaş verip işletmelerinde çalıştırarak sermayesine sermaye kattılar. O sermaye ile dünyayı öyle bir hale getirdiler ki 12-13 yaşlarındaki kızları kandırarak, ona cicili-bicili elbiseler giydirerek canavarlaşmış şehvetlerini tatmin ettiler, buna da hürriyet adını koydular. Buna  hürriyet mi yoksa kölelik mi?  Dersiniz bilmem…
Gerçek Hürriyet, kişilerin yaratılışlarını göz önüne alarak, ona göre  davranmakla olur, o da  ancak İslamiyette vardır. İslam, kadına gerçek değeri vermiştir. Daha düne kadar Avrupa, kadının insan olup olmadığı tartışırken, zavallı kadını peru-perişan ederken, şimdi ise özgürlük maskesi altında kadınları yine perişan ettiler. Biri ifrat diğeri tefrit, biri necis diğeri ences, tahiri mutlak islamiyettir
O halde düşünürler ve devletler eğitim sistemlerini –özellikle üniversiteleri- tekrardan gözden geçirmek  zorundadırlar. En önemlisinin karma eğitimi kaldırmak ve fen ilimleri yanında din ilimlerini de üniversitelerde okutmaktır.
Bu gidişattan rahatsız olanlardan biride Papa II. Janpol’dü. O da aynen Bediüzzaman’ın dediği gibi, kadınlar yuvalarından çıktı aile yapısını mahvetti, neslimiz tükendi, tekrar evlerine dönmeli, çünkü fıtratları bunu gerektirir diyordu.
 Tabi papa bunu söylerken, eve çektiği kadınların mağdur olmamaları için haklarının devletçe teminat altına alınması  gerekliliğinin alt yapısını da herhalde düşünmüştür.
Eğer devlet bunu yapmazsa, bu işi rağbetli hale getirmezse  kadınları da eve çekemeyecektir. Dolayısıyla gün be gün nesil tükenecektir.. Adam çocuk yerine köpek eniğiyle oynaşacaktır. Bu bir süreçtir, yavaş yavaş  yol kat edilerek hedefe varılabilinir.
Bedizzaman Lem’alar adlı kitabında; “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir; Birisi, İsevîlik din-i hakikisinden ve İslâmiyetten aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nafi sanatları ve adâlet ve hakkaniyete hizmet eden fünûnları takip eden Avrupa’ya hitap etmiyorum.Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşeri sefahate ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:
Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakim ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup, dava edersin ki; "Beşerin saadeti bu ikisi iledir." Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
Ey küfür ve küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zâhirî bir surette aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denebilir mi? Acaba zail, yalancı bir Cennette cismi bulunan,  kalbi ve ruhu Cehennemde azab çeken bir insana mesut denilebilir mi?  İşte sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın, yalancı bir Cennet içinde Cehennemi bir azap çektiriyorsun.”
Evet Avrupa, bizi öyle sefihleştirdi ki, kızlarımızın başı kapalı! Gövdesi tül perdeli, bacakları kotlu… İşte öyle bir ucube oldu ki, korkarım biz de Avrupa’ya böyle bir tesettür anlayışını ihraç edeceğiz. Böyle bir tesettür anlayışının İslamiyetin  ta kendisi olduğunu düşünmek,   İslam dinine yapılmış  en büyük  ihanettir.
Ali Şeriati’nin dediği üzere, insanların mahiyetleri(fıtratları)araştırılmadan sunulan eğitim noksandır. Onun için mutlak surette fıtratlara göre davranmak lazım. Yoksa insanın doğasını bozar, adaleti sağlayamazsınız. Kadının fıtratı, yaratılışı ayrı, erkeğinki ayrıdır.
Mesela, Amerika’da yapılan bir araştırmaya göre, kadınların % 15’i yönetici olmak isterken, erkeklerin % 85’i yönetici olmak istiyor. Erkekler cemal perest iken kadınlar süslerini göstermeğe meyyaldir. Kadınlar erkeklerden daha şefkatli iken, erkekler daha güçlü ve daha cesurdur. Kadınlar daha nazik, zarif ve daha kırılgandır. Neden erkek kadının önünde imam olabiliyor da kadın olamıyor. Ev işleri ve çocuğa bakmak, erkeklere ağır, kadınlara  neden daha hafif geliyor,( Bir tavuk yumurtalar üzerinde 21 gün oturur çile çeker, horozun umurunda olmaz) erkeklerin en zayıf noktası neden kadındır?vs.
Bir anekdot daha: Necip Fazıl KISAKÜREK bayan bir Hakime yaptığı savunmasında onu hüngür hüngür ağlatmıştır. İşte kadındaki bu şefkat hissi yanlış kararlar vermeğe götürebilir, adalet yerine gelmeyebilir. Şahitlik ederken de bu böyledir.
Bir ayakkabı boyacısının çarşı içinde mevkice yüksek bir adamın hanımına sarkıntılık etmesi gösteriyor ki tesettür kadınlar için fıtridir.(Lem’alar)
Bu fıtrilikleri niçin anlattık? Kadın ve erkeklerin bir arada olmaları, beraber aynı mekanda çalışmaları ve aynı okulda okumaları fıtrata aykırıdır, insanı bozar.
Günümüzde kadınların, araba lastiğinden tutun, bilmem ne ürününe kadar her şeyde çıplak vücudunun kullanılması, basit ve bayağı bir konuma indirilmesi, kadının onur ve şerefini vermek değil, zedelemek demektir. Halbuki kadının fıtratı çalışmaya ve içtimai hayatta adi bir materyal olmaya değil, evinde ve yuvasında yavrusu ile meşgul olmaya müsait olarak yaratılmıştır. Ama kadının yuvasında ve yavrusu ile meşgul olması, ilim tahsil etmesine ve sosyal aktivitelerde bulunmasına  mani değildir.       Kadının en masum, en nazenin, en güzel, en tatlı meşguliyeti, yavrusu ile meşgul olmasıdır.
Sağlam nesiller ancak böyle yetişir, kreşlerde değil…!

Ne diyor Bediüzzaman; Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum: 
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.(R.Nur küllüyatından) Fazla söze hacet yok…

Toplum hayatında şayet kadın çalışmaya mecbur ise, yani nafakasını temin edecek kimsesi yok ise, tesettüre ve İslam’ın edebine riayet etmek kaydı ile çalışabilir, bunun bir sakıncası yoktur. Ama sırf bunları bahane ederek, bütün kadınlar çalışmalı ve içtimai hayata atılmalıdır, diye hüküm çıkartmak yanlış olur.

Maalesef günümüzde diğer farzların terk edilmesi gibi, bu hüküm de terke uğramıştır. Dindarlara düşen; bu hükmün yeniden ihya edilmesini temin etmek olmalıdır.
Ey peygamber! Mümin erkeklere ve kadınlara söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ayet-i kerimesi ve Ey peygamber hanımları! evlerinizde oturun… ayeti ve kadınların camiye gitmelerinde bir sakınca yoktur,  evlerinde ibadet etseler daha evladır hadisi şerifi ile, ahir zamanda en büyük fitne kadınlar taifesinden çıkacak hadisleri gösteriyor ki, kadınların öyle ulu-orta oraya buraya gitmelerini, gereksizce sokağa pazara çıkmalarını dinimiz  uygun görmemiştir. Ancak zaruret veya ihtiyaç durumu ayrı.
Asrımızın imamı Bediüzzaman Said-i Nursi  Lemaat adlı eserinde; “Kadınlar yuvalarından çıktı beşeri baştan çıkardı yuvalarına dönmeli.”sözünü ciddi irdelemek lazım. Acaba sadece açık saçık kadınlar için mi söylenmiştir? Konunun devamında, Mimsiz medeniyet, taife-i nisâyı yuvalarından uçurmuş, hürmetlerini de kırmış, mebzul metaı yapmış. Şer’-i İslâm onları rahmeten davet eder eski yuvalarına. Hürmetleri orada, rahatları evlerde, hayat-ı ailede. Temizlik ziynetleri, haşmetleri hüsn-ü hulk, lütf-u cemali ismet, hüsn-ü kemali şefkat, eğlencesi evlâdı. ila ahir…  İşte kadının fıtratı.
 Bir meclisi ihvana güzel bir karı girdimi deprettirir damarları.(lemaat) Bu kadın başörtülü bir kadın da olabilir. Kadın meclisine  erkek girdimi damarlar depreniyor demiyor, dikkatinizi çekerim.
Halbuki bize düşen, yanlış düşündüğümüz kanıtlandığı an doğru fikri benimsemek erdemliğini göstermektir.

Sonra yine Bediüzzaman bir risalesinde; “Eskişehir hapishanesinin karşısında bulunan lise mektebinin avlusundaki kızlar gülerek raks ediyorlardı, onların haline ağladım.” Niçin ağlamış? Ahiretleri mahvolacak diye ağlamış. Biz Müslümanlar da, açık bayanlara ve başını örtmüş fakat kot pantolon giyenlere lanet edeceğimize şefkat etmeli ve ebedi hayatları mahvolmasın diye çaba göstermeliyiz. Çünkü böyle giyinen  bayanlar cennetin dahi kokusunu alamazlar.(Hadis) Evet hadisin bu hükmü, giyinik çıplaklar için de geçerlidir. Evet bu hadisi Peygamber, giyinmiş ama vücut hatları görünen başı örtülü  üniversiteli kızlarımız için de geçerlidir. Sakın ben örtünmüşüm demesinler konuyu biraz daha araştırsınlar. Ben bilmiyordum demekle kurtulamazlar. Allah sana araştırman için akıl vermiştir. Yani mazeret yok…

Sakın ola ki; İslam, kadını ikinci sınıf vatandaş olarak niteliyor denilmesin…  Cenneti anaların ayakları altına seren bir din, en uzun üç sûresinden birine kadınlar ismini veren ve  Hz. Meryem’i yüceltme adına bir sureye “Meryem Suresi” ismini veren Kuran, Hz. Asiye gibi kadınlardan da uzun uzun bahsetmiştir. Peygamber Efendimizin mübarek soyunun da, bir kız çocuğundan(Hz. Fatıma) devam ettiği unutulmamalıdır. Hz. Ayşe ve Hatice’nin İslâm'daki yeri ise hemen herkesin malûmudur.

Biz Kurandan ve Risale-i Nurdan böyle anladık. Hata ettikse, Kuranı ve Risale-i Nur’u şefaatçi ederek affımızı dileriz. Hatasız Kurandır, insanlar yanılabilir. Ama inşallah isabet etmişizdir. Vesselam…

Son söz olarak, Bediüzzaman’ın dediği gibi derim; “Kadınlar yuvalarından çıktı beşeri baştan çıkardı yuvalarına dönmeli.”



SUADÊ QEREQOÇANİ

SAİD NURSİ'NİN ESKİ ESERLERİNE FARKLI BİR BAKIŞ VE MEDRESETÜZZEHRA PROJESİ(2)

ESKİ SAİD’İN
ESKİMEZ ESERLERİNİ MUTLAKA OKUMAK.
(2)
Dağ meyvesi acı da olsa devadır….

Eski Said’in eserleri; “ Nutuk, Rumuz, Muhakemat, Hutbe-i  Şamiye, Münazarat, Divan ı Harbi Örfi, Devaü’ül Ye’s, Hutuvat ı Sitte, Hakikat çekirdekleri, Sünuhat, İşarat, Tuluat, Şuaat, Lemaat, Makaleler, Nokta, Mesnevi-i Nuriye, İşarat-ül İ’caz, Kızıl İcaz, Taallikat gibi eserlerdir. Ancak şuan okunanlar başka bir deyişle okunmasına müsaade edilenler; Mesnevi, Hutbe i Şamiye, İşarat ül İ’caz,(münafıklar risalesi konulmamış şekliyle) Münazarat kısmen, Divanı Harbi Örf-i kırpılarak, bazıları da hiç okunmamaktadır. Niçin okunmuyor diye sormazlar mı?  Adama…!                                                                                                                            

Bir yayınevinin Risale-i Nur külliyatı alana “Eski Eserler” kitabını hediye ediyoruz kampanyası beni sevindirmişti. İçeriğine baktım sevincim kursağımda kaldı…Zülfiyare dokunan, Kemale, sisteme, rejime,zorbalara dokunan  eserler ve parçalar, pasajlar  alınmamış.

 Münazarat’ı şerh eden bir yazarın, “dine zarar olmasın, ne olursa olsun” sualinden başlaması(bu da bir gelişmedir, en azından “Devlete zarar olmasın ne olursa olsun” denmemiş) bizi şöyle bir düşünceye sevk ediyor; yayınladığınız zaten bir iki parça eserdir onu da yüzünüze gözünüze bulaştırdınız.
  Bazı Nur Cemaatine mensup profesörlerin, bundan  yirmi yıl önce Kürtlerde zihinsel bölünme fikirlerinin  güçlendiği bir dönemde; “Bediüzzaman’ın doğu meselerine çözümleri” diye kitap basmaları ve bir dindar gazetede yazı dizilerine başlamaları onların samimi olmadıklarının açık bir delilidir.                                                                       

Bugüne kadar neredeydiniz? demezler mi adama…. Sizin üstad dediğiniz Said Nursi demiyor mu? “vatan için, millet için, devlet için fert feda edilmez, edilirse zulüm olur”. Bütün ülkeler bu zalim kaideyi kullanarak nice masum insanların canına kıymışlar ve nice ocaklar yakmışlar ve vatan için yaptık diyerek kendilerini kurtarmışlar, bari biz Müslümanlar yapmayalım.  Padişah Abdulhamit’in dinin muhafazası için devleti güçlendirelim anlayışı dini kuralları devletin bekası için kullanmağa kapı açacağından doğru değildir. Sultan Fatih’in devletin bekası için  dört yaşındaki kardeşi şehzade Ahmed’i öldürtmesi ve kanunname çıkarması ve çoğu Müslümanların bunu doğru kabul etmeleri hatta Şeyh Said katliamında, Dersim, Zilan katliamlarında, devletin yanında yer almaları devletlerini savunmaları zulme rızadır. Zulme rıza zulümdür ahiretini mahfetmektir. Ermenilere yapılan zulümlere, Sivas’ta Alevilere yapılan zulümlere  ve daha nice zulümlere  ses çıkarmamaları  büyük bir vebaldir.
  İşte Eski Said’i okumamanın sonucu….                                                                                                                                       Yoksa siz, ayeti kerimenin değimiyle “Dinin bir kısmını kabul bir  kısmını ret mi? Ediyorsunuz.”  Yani ey nurcular! sizler Said Nursinin bir kısmını kabul bir kısmını ret mi? Ediyorsunuz” din sadece iman değil ki, dinin sosyal ve siyasal yönleri de vardır ve itikadımızın ve istikametimizin doğru olması açısından bu eserler mutlaka okunmalıdır.                       

Yani biz nurcular iman derslerimizi Üstadımızdan alıyorsak, içtimai ve siyasi derslerimizi de Üstadımızdan almalıyız. Aksi takdirde içtimai derslerimizi Süleyman Demirel’den, günlük gazetelerden, televizyonlardan, biraz dindar fakat makama düşkün siyasetçilerden, piyasadaki seviyesiz konuşmalardan alacağız. Bu da bizi bir takım fikri saplantılara ve sapmalara ve muhafazasını çok istediğimiz imanımızın sarsılmasına ve zayıflamasına neden olacaktır.
           
Said Nursi hazretlerinin  büyük bir halk kitlesi arkasında olduğu halde Beyazıt’ tan Sultan Ahmed’e kadar “zalimler için yaşasın cehennem” diyerek yürümesini, meydanlarda kalabalık kitlelere haykırdığı nutukları bile eleştiren ve “Müslüman dediğin sokaklarda nara atarak yürür mü? Anlayışında olan ehlileştirilmiş bir sürü Müslüman vardır. Güya Bediüzzaman haşa medeniyetsizdir(!), onun bu yönünü almak zorunda değiliz. Müspet hareket böylemi anlaşılmalıydı. Müspet hareket, fiili silahi hareketten uzak durmak, ancak sivil toplum örgütleri vasıtasıyle sesini duyurmaktan, protestolardan, yazmaktan, çizmekten uzak durmamak demektir.

Emekli bazı generallerin, araştırmacıların ve hocaların; “biz, Kürt dilini, geleneklerini yasaklamakla yanlış yaptık” demeleri ve doğuya gönderilecek memurların Kürtçe’yi bilmeleri gerektiği, vesaire…. Vesaire……
deyip günah çıkarıyorlar. Günaydın……!

Eski Said yaklaşık yüz yıl önce bu hakikatleri devrin idarecilerine söylemiş ve kitaplarında neşretmiş. Lütfen yüzyıl kelimesini  okuyup geçmeyelim, üzerinde biraz düşünelim… Demek eserlerini okumadığımız Said Nursi, milletin fikir seviyesinin yüzyıl ilerisinde…   Böyle bir adamın eserleri okunmaz mı?

Ben, Türkiye’deki cemaatlerin yüzde doksanının –Nurcular dahil- sağcı bir kafayla düşündüklerine inanıyorum.
Milli ve sağcı bir kafaya sahip olanlar namaz kılsalar dahi kolay kolay cennete giremezler, çünkü şirk işlemektedirler. “Qed eflehe men zekkeha” ayetine göre kendimizi temizlemeliyiz.
Sağcı kafalılıktan kendini kurtarmanın  yolu Eski Said’in eserlerini okumaktan geçer.

Yine eski Said den bir mesele daha… Said Nursi Hazretlerinin, “Maarif ve İttihad-ı Ekrad” adında bir gazeteyi çıkarmak için ilgili mercilere baş vurmuş. Neden? Kürtlerin birliği ile alakalı bir gazete çıkarmak istemiş. Tabi sağcı kafalar ve Nurcular  bu ve bunun gibi daha çok meseleleri saklamışlar, Kürtlerin yakası bir araya gelmesin ve Kürtlerde milli bilinç oluşmasın diye. Fakat Allah o Allahtır ki hakikatleri ortaya çıkarıyor. Şimdi İnternet sitelerinde dolaşıyor bu belge…daha bunun gibi nice meseleler…
Müslüman kardeşlerimize ait öğrenci yurdunda sohbet dinlemeğe gitmiştik, dersi anlatan şahıs dedi ki; “Said Nursi Van’ da kurmak istediği üniversitede üç dilden eğitim vermek istiyordu. Arabi farz, Türkçe vacip, Fars’ça caiz diyordu.”  Ben dedim; “Said Nursi hazretleri öyle demiyor.” İçtima i Dersler kitabının 141. Sahifesine bakmasını söyledim.
İşte Medresetüzzehra projesinin Nur Camiası tarafından sanki klasik bir İmam-Hatip lisesi gibi algılanması, Eski Said’in eserlerinin okunmamasından kaynaklanmaktadır.

Burada değineceğim önemli husus şudur: Eğer  ben okumamış olsaydım aldanacaktım.
Sizlerinde aldanmaması için mutlaka okumalısınız.
Hakkı batıldan, iman mesleğini nifak mesleğinden tefrik, ancak ilim ve nazar ile olur.      

Üstad Arabi vacip derken vatandaş farz yaptı, Türkçe’ye lazım derken o vacip yaptı, Kürtçe’ye  caiz derken o Farsça dedi. Sanki kürt ve kürtçe demek harammış gibi hiç değinmedi. Said Nursi Kürtçe derken sen neden? Farsça diyorsun, sorusuna karşılık, zaten Kürtçe; Arapça, Farsça ve Türkçe’den müteşekkil bir dildir dedi. Ben dedim; Said Nursi hazretleri senden daha iyi bilir, lütfen onu insanlara doğru tanıtınız. Kaldıki, bu fıkhi bir mesele değil, Arapça, ilim dili ve  alemi islamın dili ve  iletişim için çok önemli olmasından vacip demiş, Türkçe, resmi dil olmasından lazım ve Kürtçe dili ise  yöre insanının dili olmasından   caiz denilmiş.
Daha bunun gibi yüzlerce mesele Eski Saidi’in eserlerinde yer almaktadır. Mesela “Ermeniler Kaymakam olabilir mi, Gayri müslümlerle nasıl eşit olabiliriz, müsbet milliyetçilik Kuranda var mıdır, kürt dilinin dilbilgisi kurallarına göre yazılması gerekir mi, Alem-i İslamın bu cigersuz duruma düşmesinin  nedenleri, Padişah Abdulhamit’e haydut demiş midir? Gibi daha nice meseleler…  
Unutmayınız ki artık milleti aldatamazsınız. Çünkü bu millet artık okuyor, millet uyanmış muğalata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telakki edilen hayalin ömrü kısadır. Feveranı efkarı umumi ile o tesvilat ve muğalatat dağıtılacak hakikat meydana çıkacaktır.(****)
             
Sunuhat adlı eserinde; “hacc’ın ve ondaki hikmetin ihmali musibeti değil gadap ve kahrı celbetti. Cezasıda keffaretü’z zünüp değil kessaretü’z zünüp oldu.
Üstad namaz oruç zekat ihmalleri için keffaretü’z zünüp(günahların silinmesine) derken niçin?  hacc için kessaretü’z zünüp(günahların daha da çoğalmasına neden oldu) diyor.    

Evet  hacc’ın siyasal hikmetlerinden birisini ben söyleyeyim. Hacc büyük bir kongredir. Alem-i İslamın her tarafından gelen müslümanların bir araya gelip dertlerini anlatacakları,çözüm üretecekleri bir kongre…. Yapılıyor mu? Hayır. Öyle olunca da; “ işte Hind, düşman zannederek pederini öldürmüş, başında oturmuş ağlıyor. İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ Ba’de harabi’l Basra anlıyor.” İşte Arap….. , İşte Afrika…… İşte Alem-i  İslam……. İşte… işte… işte….(Tamamı İ.Dersler 269,270)
Şimdi anlaşıldı mı? Eski Said’i niçin okuduğumuz…. Bu tür felaketlerin başımıza gelmemesi için Müslümanların  bu eserleri mutlaka okumaları gerekir. Şunun da bilinmesinde fayda var, topluma müteallik bir sünnet bazen şahsi farzlardan daha ehemmiyetli olabilir. (Lem’alar)   

Önemli Not: Eski Said’in eserlerini elbetteki okuyacağız, ancak yeni Said’in eserlerini daha çok okuyacağız. Çünkü Kur’anın en çok bahsettiği iman hakikatlerinin bahsi, yeni Said’in eserlerinde tafsilatlı şekilde geçmektedir. Fakat toplumsal meselelerin içinde de iman meselelerinin geçtiği unutulmamalıdır. Toplumsal ve siyasal meseleler cezp edici olduğu için, imana dair meselelerin incelenmesi gölgede kalabilir, az okunabilir  tehlikesini düşünerek öyle hareket etmemiz  gerekir.
            Ne kadar iman o kadar İslam.  
           
                                                                                                             
                                                                                                   SUADÊ QEREQOÇANİ
                                                                                                                 


 *        Müdafalar (s. 10)
 **       Emirdağ L.(ıı) sahife 361
***      Yeni Asya yayınları Tarihçe-i Hayat(s. 66), Zehra Neşriyat(77),
        Sözler Neşriyat(72),Envar Neşriyat(76), Şahdamar Yayınları(73).    
                                                                                                               
****     (***) paragrafın devamıdır.


SAİD NURSİ'NİN ESKİ ESERLERİNE FARKLI BİR BAKIŞ VE MEDRESETÜZZEHRA PROJESİ(1)

ESKİ SAİD’İN
ESKİMEZ ESERLERİNİ MUTLAKA OKUMAK.
(1)
Dağ meyvesi acı da olsa devadır….
40 yıldır Said Nursi’yi takip eden, ona üstadım diyen, her durumda onun prensiplerine uyan kişilerin Eski Said’in  eserlerini okumamasına doğrusu bir anlam veremiyorum. Bu anlayış, Said Nursi hazretlerinin 1920’den önceki düşüncelerinin gayri Kur’ani olduğu mantığını beraberinde getirdiğinden çok, ama çok tehlikelidir.                     
Dört önemli dönem(Osmanlı, Meşrutiyet, ittihat ve terakki, cumhuriyet) yaşayan Bediüzzaman, her dört dönemdeki hareket tarzları farklılıklar arz eder. Bu da ilcaatı zamanın ve belağatın gereğidir. Tıpkı Resulullah’ın  mekke ve medinedeki  farklılıklar arzeden  tarzları gibi, tıpkı mekkede inen ayetlerin genellikle iman, adalet, ahlak,ahiret vs… içerikli olması ve  medinede  ise, yukarıdaki meseleler ile beraber   farklı olarak sosyal meselelerin  anlatılması gibi.                                                                                                                                                
Nasıl ki biz,  mekke dönemi  bizim için önemlidir, medine dönemi bize lazım değil demiyorsak, Said Nursi hazretlerini de öyle düşünmek lazım.Hiç düşündük mü? Said Nursi  hazretlerinin Barla lahikası, Kastamonu Lahikası, Emirdağ Lahikası kitaplarının   içerikleri niçin farklıdır. Yani Said Nursi, zaman ve zeminin durumuna göre hareket etmesini bilmiş. Eski Said döneminde siyaset kapısı açıktı ve Said Nursi  siyaseti kullanarak dine hizmet etmek istemiştir. Yani insanlar dine meyilli, devleti yönetenler Müslüman olduğu için siyaseti kullanarak dine hizmet etme imkanı vardı. Cumhuriyet döneminde ise, siyasetle dine hizmet etme kapısı tamamen kapandığından o yolda gidilemezdi. Öyle bir dönem ki, imanın esaslarının mahvedildiği ve  insanların elması elmas bildiği, camı da cam olarak bildiği halde camı elmasa tercih ettiği bir dönem..….
Bu dönemde yapılması gereken, siyasetten tecerrüd ederek aklı tamamen iman hakikatleri üzerinde yoğunlaştırmak suretiyle Kuran’ın derin hakikatlerine nüfuz ederek dine hizmet etmektir. Fakat siyasetin kullanılabileceği zaman geldiğinde onu din namına kullanmak gerekir. Bütün siyasetler dine alet edilebilir, din hiçbir vecihle siyasete alet edilmez.                                                                                                                                                                                   “Sikke i Tasdik i Gaybi” kitabında 33 ayetin Risale i Nurlara, onun müellifine ve hatta onun talebelerine ve hatta müellifinin doğum tarihine ve tahsile başladığı tarihe, sonra  Risale i Nur müellifinin, Kur’anı anlamak için en önemli basamak olan arapça ilmini öğrenme tarihine ve Risale i Nurları yazmağa başladığı  tarihe işareti, 14 yaşında iken peygamberimizi rüyasında görmesi ve ondan ilim talep etmesi,16 yaşında iken Cezire’nin bütün alimlerini ilzam etmesi  gösteriyor ki eski Said Allah’ın tasarrufu altındadır ve eski Said’in eskimez eserleri okunmalıdır.                                                                          

Sonra Üstad hazretleri, benim yazdığım bu eserler hatalıdır okumayın demiyor ki, bilakis okunmasını teşvik ediyor. Sonra Bediüzzaman, yeni Said döneminde zaman zaman eski Said aklını  takınır.                                                                                               
Örneklendirecek olursak; Divan ı Harbi Örf i eseri için; “yarım asır evvel tab’edilen bu müdafayı  şimdi bu asra daha muvafık gördük. Güya o zamandan elli sene sonra bir hissi kablel vuku ile bir nevi ihbar ı gaybi olarak hayat ı içtimaiyeyi alakadar eden  çok hakikatlere temas ettiğinden neşredildi. Madem eski zamanda iki defa tab’edilmiş kimse itiraz etmemiş, aynı hakikat bir risaleciktir. Has dostların tensibiyle fakat sıhhatine tam dikkat etmek şartıyle neşredebilirsiniz. Bu risale eski zamandan ziyade bu zamanın tam bir dersi olabilir.”* hiç merak ettikmi? acaba şu  Divan ı Harbi Örf i eserinde neler yazılıdır.(sansürsüz haliyle)
 Bediüzzamanın eski eserlerinden biri olan Münazarat isimli eserinde, Medresetüzzehra Projesinden bahseder. 55 senedir risale-i nura çalıştığım gibi onun tahakkuku için de çalışmışım demiştir. Risale-i Nuru manevi bir Medresetüzzehra olarak vasıflandırarak, "maddi suretini" de tesis etmelerini talebelerinden istemiştir.
Bu vasiyet, inşallah nur talebeleri ve cemaatlerini bir araya getirerek Medretüzzehra’nın tahakkukuna vesile olacaktır.Zaten tek bir nur cemaatinin bunu gerçekleştirmesi de zor gibi görünmektedir. Baş olan talebelerin enaniyetlerini ayakları altına  alıp bir araya gelerek  bir dünya projesi olanMedresetüzzehra’yı inşa edecekler.    

Yine Emirdağ Lahikası(2);** İşaratü'l-İ'caz'ın birinci cüz'ü ki: Tamamı yetmiş cüz olacaktı. Fakat Risale-i Nur manevî bir tefsir-i Kur'anî olduğu için dedi: Bu zamanda bana daha lüzum var. Öteki cüz'lerinde onlar yazıldı. Evet, İşaratü'l-İ'caz, umum Risale-i Nur'un bir fihristesi, bir listesi ve o nur bahçesinin bir fidanlığı ve sırr-ı i'cazı'l-Kur'an'ın bir menbaı olduğu görünüyor. Gayet ince ve derin olduğu için şimdiye kadar âlimler pek azını anlamışlardı. Fakat kimin eline geçmiş ise, fevkalâde takdir etmiş ve emsalsiz demiş. Dehşetli eski harb içinde, avcı hattında bazen de at üzerinde, îcazdaki i'cazın en ince münasebatını görmek ve onlarla tam meşgul olmak ve koca dehşetli harbin tehlikesi onu müşevveş etmemek ve incimad derecesindeki soğukta, avcı hattında, o incecik i'caz münasebetlerini her şeyden daha ehemmiyetli görmekEski Said'in hakikaten hizmet-i Kur'aniyede harika bir fedakârlığıdırHattâ Yeni Said'in otuz beş senede bu acib zamanda gazeteleri okumamak ve on sene İkinci Harbi bilmemek, sormamak ve idam niyetiyle hapisliğinde, Kur'an esrarını yazmaktan vazgeçmemek ve bütün tehlikeleri hiçe saymaya nisbeten Eski Said'in o acib vaziyetinde, o dehşetlere ehemmiyet vermeden İşaratü'l-İ'caz nüktelerini yazdığı zaman gösterdiği ilmî ve manevî fedakârlığını Yeni Said'in bu otuz senedeki fedakârlığından daha harika görüyoruz. Bu parağrafdan da anlaşılıyor ki eski Said’in eserleri okunmalıdır.

“Ceridelerde(gazeteler) neşrettiğim umum makalatımdaki(makaleler) umum hakaika şiddetli derecede musırrım(ısrarlıyım). Şayet mazi canibine Asr ı Saadet mahkemesinden adaletname-i şeriatla davet olunsam neşrettiğim hakikatleri aynen ibraz edeceğim. Olsa olsa o zamanın ilcaatının modasına göre bir libas giydireceğim. Eğer müstakbel tarafa üçyüz sene sonra tenkidat ı ukala(akıllar) mahkemesine tarih celpnamesiyle celp olunsam yine bu hakikatleri tevsi(genişletmek) ve inbisat ile çatlayan bazı yerlerini  yamalamakla taze olarak orada da söyleyeceğim.(***)”                    

Gazetelerde yazdığı hakikatlerin doğruluğunu, Hz. Ali’nin, Ömer’in, Osman’ın, Ebubekir’in  ve Muhammed Aleyhisselatu Vesselamın bulunduğu  bir mahkemede ibraz edecek kadar kendinden emin ve ısrarlı olan  üstadın eski eserlerini okumamak kendisine yazık etmektir. Belki istikameti şaşırmaktır. Kaldı ki bu parağraf bütün neşriyatlarda olmasına rağmen  niçin atlanıyor? görmezlikten geliniyor… Kişide eğer birazcık insaf ve hamiyet kalmışsa bugünden tezi yok alır kitabı okumağa başlar.
Bir arkadaşımdan sitemle; “Eski Said’in eskimez  eserlerini niçin okumuyorsun?”diye sorduğum  soruya mukabil aldığım cevap beni çok üzmüştü.“Başımızdaki abi bırakmıyor ki..”
Nereye gitsem şu baş belası kelimeyle karşılaşıyorum. Ne yapalım artık alıştık(!)…
Korkuyorum; ehliyetsizlikle beraber, teşeyyuh veya necâbeti dâvâ edenler, aşâir içinde o rüesâlara kardeşlik dâvâ ederek mîraslarını alsınlar, iki başlı bir belâ kesilsinler. Zîra sizdeki cehâlet-i avrâ ve itaat-i amyâ, ağaiyet ve taş hakküme tenâsuh hükmünü verir. Güyâ ağaiyet suretiyle ölse, efendilik kalıbıyla veyahut teşeyyuh cismiyle veya asilzâdelik şekliyle hayatlanacaktır. İşte, benim maksadım; o meylü’l-ağalık, meyli riyaseti öyle bir öldüreceğim kıyamete kadar haşrolmasın.
Çok söyledim bir kez daha söyleyeyim; insanlar “abim bilir, hocam bilir, şeyhim bilir, ağam bilir, liderim bilir, papazım bilir, başbakanım bilir….anlayışından kendilerini kurtaramadığı sürece hakikate nüfuz etmesi, hakkı hak olarak bilmesi ve batılı tanıması çok zor olacaktır.

 Kur’anın 6666 ayetini delil getirsen, senin hocan bu konuda yanılıyor desen de, vatandaş “hocam bilir…”deyip işin içinden çıkıveriyor. Hocasını,cemaatini,mezhebini,tarikatını dinin yerine ikame ediyor. Farkında olmadan Kur’an dan üstün tutuyor. Bu bir vahşettir….

Kaldıki; Kuran’ı  Kerimde;”ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itaat edin, sizden olan ulul emr’e…de.”  Bu ayeti tefsir eden bir alim, Ayet Allah ve Resulünden bahs ederken itaat edin kelimesini kullanıyor, fakat ulul emr kelimesini kullanırken de atıfını kullanması alimlerin, yöneticilerin, liderlerin yanlış yapabileceklerini söylemektedirler.

“Elhubbu fillah yerine, elhubbu fil cemaati” doğru değil. Allah’ın hatırını nefsin hatırına feda etmek hüsrandır. Üstad kendi cemaatinde olmadığı halde Şeyh Ziyaeddin’i sevmesi taktir etmesi “kunu lillah” dersini vermek açısından önemlidir.

Halbuki Bediüzzaman; "Üstadınız layuhti değil,onu hatasız zannetmek hatadır.Kim benim hatamı söylerse Allah razı olsun diyeceğim" diyor.                             
Ve yine Bediüzzaman; “ Eğer Said dahi Risale-i Nurun aleyhine dönse  beni de tanımayınız” der. Bediüzzaman’dan ders almış bir talebesi olarak İzzeddin YILDIRIM vasiyetnamesinde; Aziz Nur vegönüldaş Zehra grubu  tabirini kullanıyor. Ey her şeyiyle mükemmel olan arkadaşlarım dememiş, gönüldaş demiş, temkinli cümle kullanmış. Buradan şu dersi çıkarmak lazım, şu anda nur cemaatleri içerisinde Said Nursi’nin misyonuna en yakın cemaat Zehra Cemaati’dir denilebilir. Nitekim 1994 yılında Arabistan’da yayımlanan “20. yüzyılda Türkiye’de kültürel değişimler” konulu  518 sahifelik doktora tezinde; Nur cemaatlerine de yer verilmiş olup dört ana grubta toplanmış. Bu gruplar;
1)Fethullah Hoca, 2)Yeni Asya, 3)Meşveret grubu, 4)Zehra grubu şeklinde ele alınmış ve Said Nursi’nin misyonuna en yakın cemaat olarak Zehra cemaati gösterilmiş. Fakat ileride Zehra cemaati de Risale-i Nur’un çizgisinden saparsa cemaati değil Risale-i Nur’u dinlemek lazımdır.Hangi cemaatin mensupları, kendi cemaatine böyle bakabilir. (Bu yazıyı yazanın Zehra Cemaatine mensup biri olduğunu unutmayalım)  
Üstad ile ağabeyin sözü çatıştığı zaman ağabeyi değil üstadı dinlemek lazım, Üstad ile peygamberin sözü çatışırsa peygamberi dinlemek lazım, Peygamber  ve Allah’ın sözü çatışırsa Allah’ı dinlemek lazım.                                                                                           

Allah bile, iyiyi kötüyü seçme hususunda cüz’i ihtiyarımızı serbest bırakmışken  istediğinizi seçmekte hürsün derken, insanlar nedendir ki kişilerin fikirlerini inhisar altına alırlar? hür düşünmelerine engel olurlar.                                                        

Bazı hocalar da, biz öyle değiliz, biz işlerimizi meşveretle yaparız deyip kendilerini bu şekilde kamufle ederler. Meşveret göstermelik olur, hoca kendi fikrini dikte eder, yine kendi dediği olur. İşte eski Said’i okumanın kazandırdığı bakış açısı….
           
 Eski Said’in eserleri; “ Nutuk, Rumuz, Muhakemat, Hutbe i Şamiye, Münazarat, Divan ı Harbi Örfi, Devaü’ül Ye’s, Hutuvat ı Sitte, Hakikat çekirdekleri, Sünuhat, İşarat, Tuluat, Şuaat, Lemaat, Makaleler, Nokta, Mesnevi i Nuriye,İşarat ül İ’caz, Kızıl İcaz, Taallikat gibi eserlerdir. Ancak şuan okunanlar başka bir deyişle okunmasına müsaade edilenler; Mesnevi,Hutbe i Şamiye,İşarat ül İ’caz,(münafıklar risalesi konulmamış şekliyle) münazarat kısmen, divanı harbi Örf i kırpılarak…., bazıları da hiç okunmamaktadır. Niçin okunmuyor diye sormazlar mı?  adama…                                                                                                                            

Nesil yayınlarının Risale i Nur külliyatı alana “Eski Eserler” kitabını hediye ediyoruz kampanyası beni sevindirmişti. İçeriğine baktım sevincim kursağımda kaldı…Zülfiyare dokunan, kemale, sisteme, rejime,zorbalara dokunan  eserler ve parçalar alınmamış.

Hele Abdullah AYMAZ’ın  Münazarat’ı şerh ederken, “dine zarar olmasın, ne olursa olsun”
sualinden başlaması bizi şöyle bir düşünceye sevk ediyor; yayınladığınız zaten bir iki parça eserdir onu da yüzünüze gözünüze bulaştırdınız. Unutmayınız ki artık milleti aldatamazsınız. Çünkü bu millet artık okuyor, millet uyanmış muğalata ve cerbeze ile iğfal olunsa da devam etmeyecektir. Hakikat telakki edilen hayalin ömrü kısadır. Feveranı efkarı umumi ile o tesvilat ve muğalatat dağıtılacak hakikat meydana çıkacaktır.(****)

  Yine eski Said den bir mesele daha… Said Nursi Hz. “maarif ve ittihad-ı Ekrad” adında bir gazeteyi çıkarmak için ilgili mercilere baş vurmuş. Neden? Kürtlerin birliği ile alakalı bir gazete çıkarmak istemiş. Tabi sağcı kafalar ve nurcular  bu ve bunun gibi daha çok meseleleri saklamışlar,Kürtlerin yakası bir araya gelmesin ve Kürtlerde milli bilinç oluşmasın. Fakat Allah o Allahtır ki hakikatleri ortaya çıkarıyor. Şimdi İnternet sitelerinde dolaşıyor bu belge…

İsim vermek aslında hoş değil ama ne yapasın ki, bazı insanların aldanmamaları için şart diye düşünüyorum. Mesela Ahmet AKGÜNDÜZ ve İbrahim CANAN’ın bundan onbeş yirmi yıl önce Kürtlerde zihinsel bölünme fikirlerinin  güçlendiği bir dönemde; “Bediüzzamanın doğu meselerine çözümleri” diye kitap basmaları ve Zaman gazetesinde yazı dizilerine başlamaları onların samimi olmadıklarının açık bir delilidir.                                                                        

Bugüne kadar neredeydiniz? demezler mi adama…. Sizin üstad dediğiniz Said Nursi demiyor mu? “vatan için, millet için, devlet için fert feda edilmez, edilirse zulüm olur”. Bütün ülkeler bu zalim kaideyi kullanarak nice masum insanların canına kıymışlar ve nice ocaklar yakmışlar ve vatan için yaptık diyerek kendilerini kurtarmışlar, bari biz Müslümanlar yapmayalım.  Padişah Abdulhamit’in dinin muhafazası için devleti güçlendirelim anlayışı dini kuralları devletin bekası için kullanmağa kapı açacağından doğru değildir. Sultan Fatih’in devletin bekası için 4 yaşındaki kardeşi şehzade Ahmed’i öldürtmesi ve kanunname çıkarması ve çoğu Müslümanların bunu doğru kabul etmeleri hatta Şeyh Said ve 1938 deki katliamlarda v.b. devletin yanında yer almaları devletlerini savunmaları zulme rızadır. Zulme rıza zulümdür ahiretini mahfetmektir. İşte Eski Said’i okumamanın sonucu….                                                                                                                                     Yoksa siz, ayeti kerimenin değimiyle “Dinin bir kısmını kabul bir  kısmını ret mi? Ediyorsunuz.”  Yani ey nurcular! sizler Üstadın bir kısmını kabul bir kısmını ret mi? Ediyorsunuz” din sadece iman değil ki, dinin sosyal ve siyasal yönleri de vardır ve itikadımızın ve istikametimizin doğru olması açısından mutlaka önemlidir.                       

Yani biz nurcular iman derslerimizi Üstadımızdan alıyorsak, içtimai ve siyasi derslerimizi de Üstadımızdan almalıyız. Aksi takdirde içtimai derslerimizi Süleyman Demirel’den, günlük gazetelerden, televizyonlardan, biraz dindar fakat makama düşkün siyasetçilerden, piyasadaki seviyesiz konuşmalardan alacağız. Bu da bizi bir takım fikri saplantılara ve sapmalara ve muhafazasını çok istediğimiz imanımızın sarsılmasına ve zayıflamasına neden olacaktır.
           
Ben, Türkiye’deki cemaatlerin yüzde doksanının –Nurcular dahil- sağcı bir kafayla düşündüklerine inanıyorum.

 Sunuhat adlı eserinde; “hacc’ın ve ondaki hikmetin ihmali musibeti değil gadap ve kahrı celbetti. Cezasıda keffaretü’z zünüp değil kessaretü’z zünüp oldu.

Üstad namaz oruç zekat ihmalleri için keffaretü’z zünüp(günahların silinmesine) derken niçin?  hacc için kessaretü’z zünüp(günahların daha da çoğalmasına neden oldu) diyor.    

Evet  hacc’ın siyasal hikmetlerinden birisini ben söyleyeyim. Hacc büyük bir kongredir. Alem i İslamın her tarafından gelen müslümanların bir araya gelip dertlerini anlatacakları,çözüm üretecekleri bir kongre…. Yapılıyor mu? Hayır. Öyle olunca da; “ işte Hind, düşman zannederek pederini öldürmüş, başında oturmuş ağlıyor. İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ Ba’de harabi’l Basra anlıyor.” İşte Arap….. , İşte Afrika…… İşte Alem i İslam……. İşte… işte… işte….(Tamamı İ.Dersler 269,270)
Şimdi anlaşıldı mı? Eski Said’i niçin okuduğumuz…. Bu tür felaketlerin başımıza gelmemesi için Müslümanların  bu eserleri mutlaka okumaları gerekir. Şunun da bilinmesinde fayda var, topluma müteallik bir sünnet bazen şahsi farzlardan daha ehemmiyetlidir. (Lem’alar)   

Said Nursi hazretlerinin  büyük bir halk kitlesi arkasında olduğu halde Beyazıt’ tan Sultan Ahmed’e kadar “zalimler için yaşasın cehennem” diyerek yürümesini, meydanlarda kalabalık kitlelere haykırdığı nutukları bile eleştiren ve “Müslüman dediğin sokaklarda nara atarak yürür mü? Anlayışında olan ehlileştirilmiş bir sürü Müslüman vardır. Güya Bediüzzaman haşa medeniyetsizdir(!), onun bu yönünü almak zorunda değiliz.

Emekli bazı generallerin, araştırmacıların ve hocaların; “biz, Kürt dilini, geleneklerini yasaklamakla yanlış yaptık” demeleri ve doğuya gönderilecek memurların Kürtçe’yi bilmeleri gerektiği, vesaire…. Vesaire……
deyip günah çıkarıyorlar. Günaydın……!

Eski Said yaklaşık yüz yıl önce bu hakikatleri devrin idarecilerine söylemiş ve kitaplarında neşretmiş. Lütfen yüzyıl kelimesini  okuyup geçmeyelim, üzerinde biraz düşünelim… Demek eserlerini okumadığımız Said Nursi, milletin fikir seviyesinin yüzyıl ilerisinde…   Böyle bir adamın eserleri okunmaz mı?

Müslüman kardeşlerimize ait öğrenci yurdunda sohbet dinlemeğe gitmiştik, dersi anlatan şahıs dedi ki; “Said Nursi Van’ da kurmak istediği üniversitede üç dilden eğitim vermek istiyordu. Arabi farz, Türkçe vacip, Fars’ça caiz diyordu.”  Ben dedim; “Said Nursi hazretleri öyle demiyor.” İçtima i Dersler kitabının 141. Sahifesine bakmasını söyledim.

Burada değineceğim önemli husus şudur: Eğer  ben okumamış olsaydım aldanacaktım.
Sizlerinde aldanmaması için mutlaka okumalısınız.
Hakkı batıldan, iman mesleğini nifak mesleğinden tefrik, ancak ilim ve nazar ile olur.      

Üstad Arabi vacip derken vatandaş farz yaptı, Türkçe’ye lazım derken o vacip yaptı, Kürtçe’ye  caiz derken o Farsça dedi. Sanki kürt ve kürtçe demek harammış gibi hiç değinmedi. Said Nursi Kürtçe derken sen neden? Farsça diyorsun, sorusuna karşılık, zaten Kürtçe; Arapça, Farsça ve Türkçe’den müteşekkil bir dildir dedi. Ben dedim; Said Nursi hazretleri senden daha iyi bilir, lütfen onu insanlara doğru tanıtınız.
             

            Önemli Not: Eski Said’in eserlerini elbetteki okuyacağız, ancak yeni Said’in eserlerini daha çok okuyacağız. Çünkü Kur’anın en çok bahsettiği iman hakikatlerinin bahsi, yeni Said’in eserlerinde tafsilatlı şekilde geçmektedir. Toplumsal ve siyasal meseleler cezp edici olduğu için, imana dair meselelerin incelenmesi gölgede kalabilir,az okunabilir  tehlikesini düşünerek öyle hareket etmemiz gerekir.
            Ne kadar iman o kadar İslam.  
           
                                                                                                             
                                                                                                    Suad-i KARAKOÇANi
                                                                                                                 


 *        Müdafalar (s. 10)
 **       Emirdağ L.(ıı) sahife 361
***      Yeni Asya yayınları Tarihçe-i Hayat(s. 66), Zehra Neşriyat(77),
        Sözler Neşriyat(72),Envar Neşriyat(76), Şahdamar Yayınları(73).    
                                                                                                                
****     (***) paragrafın devamıdır.



 

Risale Haber

Most Reading

Tags

Sidebar One